Hatırlarsınız. Televizyonun tek ya da birkaç kanallı olduğu, toplumsal hafızamızın ortak bir ritimle attığı dönemlerin simgesiydi Olacak O Kadar. Levent Kırca ve ekibinin hazırladığı bu efsanevi program, sadece bir güldürü şovu değil, adeta Türkiye’nin röntgenini çeken canlı bir toplumsal laboratuvardı.
O programda sokaktaki simitçiden en tepedeki siyasetçiye kadar herkes yerini alırdı. Kırca; zamları, bürokrasiyi, bitmek bilmeyen kuyrukları ve yoksulluğu anlatırken aslında ülkenin çıplak gerçeğini yüzümüze çarpardı. Ancak bunu yaparken elinde ne bir nefret dili ne de bir ötekileştirme yaftası vardı; onun en büyük silahı zekice kurgulanmış mizahtı.
Bugünden geriye dönüp baktığımızda, o dönemin siyasi iklimindeki bir detay burnumuzun direğini sızlatıyor: Siyasilerin eleştiriye daha açık, hoşgörünün ve nezaketin daha hâkim olduğu o eski Türkiye. Levent Kırca; Turgut Özal’ı, Süleyman Demirel’i, Necmettin Erbakan’ı, Bülent Ecevit’i ve Tansu Çiller’i en sert, en acımasız hatlarıyla hicvederdi. Ne var ki o liderler, bu skeçleri ya stüdyoda canlı yayında Kırca’yla yan yana oturarak izler ya da ertesi gün telefon açıp "Elinize sağlık, çok gülerek izledik" diyerek tebrik ederlerdi.
Mizahtan korkmayan, eleştiriyi olgunlukla karşılayan bu tavır, toplumdaki gerilimi azaltan hayati bir emniyet supabıydı.
Günün sonunda bu diyalog zeminini ve mizahla iyileşme kabiliyetimizi maalesef kaybettik. Bugün yaşanan derin kutuplaşmada suçu sadece iktidara ya da muhalefete atmak kolaycılık olur; bu tablonun ortaya çıkmasında hepimizin sorumluluğu var. Kendimiz gibi düşünmeyene tahammül edemeyen, mizaha bile taraf gözüyle bakan, eleştiriyi doğrudan düşmanlık sayan bir üslubu toplum olarak bizler besledik. Siyasetçilerin dili sertleştikçe bizler de sokakta, sosyal medyada ve günlük hayatımızda birbirimize karşı aynı keskin dili benimsedik. Birlikte gülmeyi unuttukça, birbirimizi anlamaktan da uzaklaştık.
Bunun sonucunda o eski hoşgörü yerini tavizsiz bir kutuplaşmaya bıraktı. Tıpkı o naif günlerin uzaklaşması gibi, takvimler 12 Ekim 2015’i gösterdiğinde Türk tiyatrosunun ve mizahının bu dev çınarı da aramızdan ayrıldı. Karaciğer kanserine yenik düşen Levent Kırca’nın ölümü, sadece bir sanatçının kaybı değildi; bir dönemin, bir üslubun ve Türkiye’nin o çok özlenen "birlikte gülebilme" yeteneğinin de toprağa verilmesiydi.
Kırca, giderken bizlere sadece eski skeçler bırakmadı. O; eleştirinin hakaret etmeden yapılabileceğini, siyasetin sanat karşısında eğilebilecek bir zarafete sahip olması gerektiğini ve mizahın toplumu ayrıştırmak yerine birleştiren bir güç olduğunu gösteren büyük bir miras bıraktı.
Bugün televizyonlarda onun yarattığı boşluğu doldurabilen ne bir program var ne de toplum olarak o skeçleri aynı tebessümle paylaşabilecek ortak bir hoşgörümüz...
"Niyetimiz kimseyi kırmak değildir" diye başlayan o jenerik müziği kulağımızda çınlarken, hem seni hem de seninle birlikte yok olan o kibar, ötekileştirmeyen ve birbirine tahammül edebilen Türkiye'yi çok özlüyoruz Levent Usta. Işıklar içinde uyu.
SAVAŞ ALTUNBAŞ