İşte, Aktaş’ın kitaba ilişkin yazısı:
Fırat Nehri’nin üç ana kolundan biri olan Munzur Irmağı Dersim’in Ovacık ilçesinin Ziyaret Köyü’nde Munzur Sıradağlarının ovayla bütünleştirdiği noktada yan yana dizilmiş kırk kaynaktan doğar. Kırk kaynaktan süt gibi bembeyaz yeryüzüne fışkıran bu su buz gibi soğuk, bal gibi tatlıdır; kırk kaynaktan yeryüzüne fışkıran su birleşip Munzur adını alır. Munzur, Harput yakınlarında Murat, Malatya yakınlarında Fırat olur. Fırat üzerinde yüzlerce büyük uygarlığın kurulduğu Mezopotamya topraklarına, Suriye, Irak çöllerine hayat verir, Basra Körfezi yakınlarında Dicle Nehriyle birleşerek Şattülarap adını alır ve Basra Körfezine dökülür. 2 bin 780 kilometre yol alarak, doğaya, insanalar ve milyonlarca canlı türüne ve kültürlere hayat veren Fırat Nehrinin üç ana kolundan biri olan Munzur Irmağının doğduğu Dersim’de binlerce yıldan bu yana anlatıla anlatıla günümüze ulaşan ve insan hayatına, doğaya adını veren, derinden etkileyen kadim bir efsanesi var; Munzur Efsanesi.
Buda’ya, Musa’ya, İsa’ya, Muhammed’e, esin kaynağı olan, insanlığın yarattığı en büyük dinlerinden biri olan Zerdüşt dininde bir rahip olan Munzur’la, Yazata’nın aşk destanını anlatan Munzur Efsanesi zamanla kültürümüze egemen olan İstilacı Arap kültürü tarafından değiştirildi. Her insanın bildiği gibi Fırat Nehri kıyılarında çok büyük uygarlıklar kuruldu, yıkıldı, değiştirildi. Ve insanlık tarihinden çok daha eskidir bu kadim nehir; bu kadim nehrin doğuş efsanesini getirip bin yıllık bir tarihe bağlamak gerçekçi değildir. Munzur Efsanesi kadim Fırat Nehrini oluşturan üç ana koldan biri olan Munzur’un doğuşunu anlatıyorsa Musa’dan, İsa’dan Muhammed’ ten daha eskidir. İstilacı Arap kültürü istila ettiği topraklara o topraklarda yaşayan halkların kültürlerini ya yok etti, ya da değiştirerek kendi hizmetine soktu. Bunu araştırmak tarihçilerin görevi! Ben bir yazarım. 1967-1973 yılları arasında Munzur Irmağı’nın doğdu Munzur Sıradağların eteklerinde kurulmuş Ada Köyü’nde okurken o yıllar hala bu topraklarda yaşayan halkların çok çok eski kültürlerinden kalmış masallar, efsaneler anlatılırdı. Bu masallarda, efsanelerde dört semavi dinden hiçbir şey yoktu; onların yarattığı kurallar; ritüeller yoktu bu masallarda, efsanelerde.
O yıllarda Munzur Efsanesi okuduğum köyde yaşayan güzel masallar, efsaneler anlatan insanlar farklı anlatırlardı. Munzur Balkı, Hüseyin Memiş, Hasan Memiş, Süleyman Geyik ve hayatımda çok değerli bir yeri olan, beni çok etkileyen sevgili Munzur Geyik ve Halam Rukayi Geyik. O insanların anlattığı aklımda kalmış şekliyle anlatıyorum size Munzur Efsanesini. Bilmenizi isterim ki binlerce yıllık bir geçmişi olan kadim Munzur Efsanesini doğduğu gün gibi anlatmak mümkün değildir. Çünkü kadim Munzur efsanesin doğdu, esinlendiği kadim kültür istilacı kültürler tarafından acımasız bir şekilde yok edildi; bu toprakların kadim kültüründen geriye hiçbir iz kalmasın diye lanetlendi, sapkın ilan edildi, yok edildi.
Ben Munzur Efsanesini yazarken istilacı Arap kültürü tarafından yok edilmiş kadim bir halkın külleri arasında arta kalan küçük bir közden yola çıktım. Çok iyi biliyorsunuz ki istilacı Arap kültürü son bin yıllık zaman dilimi içinde korkunç bir yangın gibi bu toprakların kadim kültürlerini yakıp yok etti, ya da kendine benzetti. Bizden kadim geçmişimizden geriye hiçbir şey bırakmadılar. Şimdi dinozorların iskeletinde canlı bir hücre arayan bilim adamı gibi istilacı kültürlerin yakıp yok ettiği, değiştirdiği kültürün içerisinde geçmişten kalan küçük bir hücre arıyoruz. Hayatı kendisinden ibaret gören kendisi dışında ki bütün hayat tarzlarını, kültürleri inkâr eden egemen kültür kendi yalanlarını bize tartışmasız gerçek olarak kabul ettirdi. Biliyorum bu efsaneyi okuduğunuzda bana kızacaksınız çünkü size anlatılan halinden çok farklı. Dedim ya ben yakılıp yok edilmiş kadim bir kültürün dağ gibi kül molozları altında hala canlı olan küçük bir közden yola çıktım. Umarım benden sonra yazarlar yok edilmiş bu kadim kültürü araştırmaya çok daha önem verirler. Çünkü bu gün bizim hayata insan gözüyle bakan günümüz kültürüne alternatif bir kültür olan hayata sadece insan gözüyle değil insan ırkıyla birlikte aynı gezegende yaşayan bütün canlı, cansız varlıkların gözüyle bakan kadim Zerdüşt kültürünü öğrenmeye acil ihtiyacımız var. Çünkü canlıların hayat kaynakları insan ırkı tarafından yok edilerek yaşam yok ediliyor.