Fatose (Fatma) güzel bir kızdı. Uzun boylu ve ince belliydi. Uzun saçları sırtından kalçalarına kadar dökülüyordu. Çok çekici ve alımlı bir kızdı. Öyle ki bakan dönüp bir daha bakıyordu. Kim istememişti ki, isteyenleri çoktu. Çok kişi kendisini seviyordu, ama Fatose bir tek kişiyi sevmişti. O da askere gitmiş ancak geri gelmemişti. Daha sonradan da kimse kendisinden haber almadı. Nereye gitmişti, ne olmuştu kimse bunu bilemedi.
Fatose bu kaderine baş eğdi. Epey bir süre sonra birine vardı. Sevip sevmedi onu da kimse bilemedi. Fatose bu durumu içine attı, kimseye bir şey söylemedi. Bu şekilde günler, haftalar, aylar ve yıllar geçti. Evliliğinin üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen Fatos’den çocuk olmadı. Dervişe ip bağlamaya gitti, ziyaretlere gitti ancak yine de bir çocuk sahibi olamadı.
Çok dertliydi, çok da üzülüyordu. Üstelik hakkında sağda solda yapılan dedikodular onu daha da üzüyordu. “Bu kadın kısırdır, çocuk sahibi olmaz!” şeklindeki söylenti onun zoruna gidiyordu. Ancak ne yapsın, elinden de bir şey gelmiyordu. Kendi derdine yanıp duruyordu. İşlerini görürken bazen kendi kendine söyleniyor, bazen de şarkılar söylüyordu.
Fatose’nin çocukları olmadığından kendini işe güce vermişti. Evde ve ağıldaki işleri yapıyordu. Bu şekilde işinde gücünde iken günler, haftalar, aylar ve yıllar geçmişti; yine Fatose’nin çocukları olamadı. Artık umudunu kesmişti. İnekleri, koyunları ve keçileri sağarken kendi kendine dertleniyor, şarkılar söylüyordu.
Kış aylarının sonuydu. Dağların dorukları hala kar kaplıydı. Ancak yağmurlar bu karı önüne katarak denizlere kadar götürmüştü. Bu kutsal topraklar artık kışın kar yükünün altından kurtulmuştu. Güneş atıyor, yerler ısınıyor, çıkan buhar yeşil-mavi gökyüzüne yükseliyordu.
Fatose yorgundu. İşlerini toparlamış, ocağını yakıp, önünde ısınıyordu. Ateşin bu tatlılığı üzerine içi geçtiği için gidip yatağına uzadı. Işığı önen bir lamba gibi oracıkta tatlı bir uykuya daldı. Uykusunda birden bağırdı; “Ah Ali’m, ah Ali’m!” diye.
Fatose’nin kocası şaşırıp kalmıştı. Korkmuştu da. “Ne oldu bu kadına, aklını mı kaçırdı.” Diye içinden düşündü. Kocası Fatose’ye “Fate” derdi. “Fate, sana ne oldu?” diye sordu. “Ben rüya gördüm.” Diye cevapladı Fatose. “Hayır olsun, hayır olsun!” diye cevapladı kocası.
“Rüyamda bizim bir oğlumuz oluyor. Adı da Ali’dir. Ali büyüyor, askere gidiyor…” Fatose sözünü bitirmeden ağlamaya başladı. Kocası sessiz kaldı. Fatose’nin ağlaması bitince kocası sordu: “Ali’ye ne oldu?”
“Ne olduğunu ben de bilmiyorum. Sis duman, kapkaranlık, uçurum zindandır. Kimin eli kimin cebinde, kimin parmağı kimin gözünde belli değildi. Ali’m de bu kargaşa, bu afet boranın içinde yitip gitti: ‘Ali’m, Ali’m, Ali’m’ diyorum bir ses seda alamıyorum. Ne oldu, nereye gitti öğrenemedim. Yitip gitti.” “Hayır olsun, hayır!” dedi kocası.
Bahar gelmişti. Güneş ortalığı artık iyiden iyiye ısıtıyordu. Kar fırtına boran, soğuk günler, aç kurtlar artık yoktu. Güneşin her tarafı ısıttığı tatlı bir bahar havası vardı. Dedikodu yoktu, kavga dövüş yoktu, harp yoktu. Ortalık sakindi. Barış ve huzur vardı.
Bunun üzerinden epey bir zaman geçmedi. Fatose ve kocası niyazlarını pişirerek Düzgün Bava’nın yoluna koyuldular. Ayakkabılarını ayaklarından çıkartıp yalınayak yol aldılar. Taş çakıl, çalı çırpı umursamıyorlardı. Sanki yürüdükleri yola ayaklarının altına İsfahan halısı serilmişti. “Ayağımız taşa çakıla değmiş kanamış da ne olmuş, çalı batmış da ne olmuş, aç susuz kalmışız da ne olmuş? Bunlar hep Hak’kın Yolu içindir. ‘Hak bizi yolumuzdan çıkartmasın; yolumuzdan çıkartırsa da süründürmesin!’ Yorulmak da nedir? O nasıl sözdür. İnsan hiç Düzgün’ün yolunda yorulur mu? Raa Heqi-Hak’kın Yolu inancı insanın ruhuna ruh katar, insanı insan yapar.” Diyorlardı bu yolda yürürlerken Fatose ve kocası.
Sanırdın ki kanatlanmışlar uçuyorlar. Bu şekilde aşk ve neşeyle Düzgün Bava Kayalığı’na-mekânına ulaştılar. Bu kutsal dağa vardıktan sonra yere secde ettiler. Yeri-toprağı öptüler, dağı taşı öptüler. “Bu taşlar bize görünen kutsal Düzgün’ün simasıdır. Ancak kendisi gizlidir, görünmez bize. Bu dağlar taşlar o mübareğin izidir. O vardır ki vardır…” dediler, yaptıkları gülbengların-duaların içerisinde Fatose ve kocası.
Kutsal kayalığın ta zirvesine çıktılar. Bir köşede kuru bir taşlığın üzerine uzandılar. “Oh; çok şükür biz gelip senin bu mekânına varabildik be mübarek! Senin bu kuru taşların bize yeni gelinin yumuşacık döşeği gibi geliyor.” Dedi Fatose ve kocası. Akşam karanlık çökünce de başlarına kuru bir kayayı yastık yapıp uykuya daldılar.
• “Nedir sen bu kadar sıkıntıya-darlığa düşmüşsün? Yüreğini bu kadar dar ediyorsun. Yüreğini ferah tut! Korkma! Senin bir oğlun olacak, adını da ‘Ali’ koy. Korkma, hayırlısı bu ama…” dedi Fatose’nin uykusunda uzun aksakallı yaşlı biri. Sonra da kaybolup gitmişti.
“Seni hayır yapacası! Sen hayırlı haber verirsin ama ardından kaybolup gidersin. Seni hayır yapacası!” dedi Fatose uykusundan uyanarak.
Fatose ve kocası sabahın erken bir vaktinde uyanmışlardı. Sabah güneşinin ilk huzmelerine dönerekten gülbenglerini-dualarını okudular. Bu şekilde kutsal kayalıktan rıza alıp evlerinin yolunu tuttular.
Bu ziyaretin üzerinden günler, haftalar ve aylar geçti. Nihayet Fatose hamile kalıp iki canlı olmuştu. Fatose bu duruma çok seviniyordu. Köyde, konu komşunun yanında başı dik ve gururla geziyordu. Ancak Fatose’nin hamileliği çok zor geçti. Bir şey yiyemiyordu, yediğinde de dışarı çıkartıyordu. Zar zor dokuz ay ve dokuz günü tamamlayabildi.
Nihayetinde Ali’si dünyaya geldi. Toplu ve güzel bir bebekti. Ancak Fatose’nin sütü çok az geliyordu. Böyle olunca da bebeği bazen koyun sütüyle besliyorlar, bazen de komşu kadının memesi ile emziriyorlardı. Fatose yemeyip içmeyip Ali’sine yediriyordu. Böyle olunca da Fatose’nin Ali’si tez zamanda büyüdü, gelişti ve serpildi. Artık yetişkin bir delikanlı olmuştu.
Okulu fazla sevmezdi. "Anne, okulda insanı dövüyorlar. Bırakmıyorlar insan kendi ana dilini konuşsun. Kendi ana dilimizi bize yasak etmişler. Zorbalıkla okumak olmaz.” Diyordu Ali.
“Ali’m sen biliyorsun. Okumak istemiyorsan okuma.” Diyordu Fatose annesi. “Ancak Ali’m okumayıp ne yapacaksın? Senin askerliğin var. O vakit senin askere gitmen gerekiyor.” Diyordu annesi Fatose.
“Anne şayet askere gitmezsem dağa gitmem gerekiyor. Dağdakiler diyor ‘Gel dağa git!’ onlar da insanı rahat koymuyorlar. Ya dağa, ya askeriyeye...” Annesine dedi Ali.
“Gadasını aldığım Ali’im. Dağa gidip ne yapacaksın? Biz 1938’de dağdan ne hayır gördük ki şimdi bir hayrını görelim. Bizi dağa çağırıyorlar ki hepimizi kırıp kökümüzü getireler. Şayet okuyup ekmeğini eline alırsan, bu hepimize daha faydalı olur.” Dedi annesi Fatose.
“Anne bir iş, bir ekmek sahibi olsam dahi bu durum sadece kendimi kurtarmaya yarar.” Dedi Ali. “Ali’m sen git askerliğini yap gel. Belki o vakit bir işe girersin.” Dedi annesi. “Anne okulda dahi insanı rahat koymuyorlar, insanı dövüyorlar. Askerlik? Askerlik daha sıkıdır, disiplini vardır. Zor zorbalık var, insana dayak var.” Dedi Ali.
Gerçekten de Ali bu söyleminde doğruyu söylüyordu. Doksanlı yıllardı. Sıkı bir askeri rejim vardı. Askerin söylediği söz emir ve son sözdü. Kanunlar onların emirlerine göre yorumlanıyordu. Anayasa, asker anayasasıydı. Şehirleri asker yönetiyordu. Akşam olunca lokantalar ve kahveler boşalırdı. Kimse serbest ve rahat hareket etme hakkına sahip değildi. Şehirlerde yaşayan insanlar daha akşam olmadan evlerine doluşurlardı. Karanlık tehlike arz ederdi. Her köşeden bir kör kurşunla karşılaşılabilir, her sokakta bir bomba patlayabilirdi. O kadar ki korku, insanın gölgesi gibi hep insanın arkasındaydı.
Köydeki insanlar için de durum farklı değildi. Onlar da korku içindeydiler. Akşam olduğunda köydekiler de evlerine girerlerdi. Dışarıda kalan hayvanlarını dahi arayamazlardı. Akşam olduğunda asker çekilir, geceye doğru da sıra dağdakilere gelirdi. Sabahın erken bir vaktinde de asker kapıları çalardı. “Açın kapıyı! Sizin eve gelenler kimlerdi? Siz kendilerine ne verdiniz? Nereye gittiler?” diye köylüleri sorgu suale tutarlardı.
“Duman bizi almasın; biz nereden bilelim onlar nereye gitmiş? Neredeler, hangi dağdalar, sanki bize mi söylüyorlar?” derlerdi köylüler.
Asker köylüleri köy meydanında toplardı. Bazen soru, bazen öğüt bazen de dayak köylülerin payına düşerdi. Köylüler dipçikli dayaklarını yiyerek evlerine uykusuz, üzgün, yorgun argın dönerlerdi. Tuz, un, çay, şeker hepsi karneye bağlanmıştı. Askerin müsaade ettiği kadarını alıp evlerine götürebiliyorlardı. Unları bittiğinde buğdaylarını yükleyerek değirmene götürürlerdi. Sonra öğütülen unu getirip karakola teslim ederlerdi. Unları bitince ayda bir defa gidip karakoldan un alıp evlerine getirirlerdi.
Ali’nin askerlik zamanı gelmişti. Ali askerliğini tecil ettiremedi. Artık yetişkin bir gençti. Ali’nin bu gençliği diğer gençler gibi tehlike arz ediyordu. Ya askere, ya dağa…
Ali karar verdi. “Ben askere gideceğim.” Dedi. Ali bu kararında annesinden etkilenmişti. Ali askerlik şubesine kaydını yaptırdı, ilk muayenesini oldu ve pusulası Lüleburgaz’a çıktı.
Ali, Lüleburgaz’ın neresi olduğunu bilmiyordu. Ancak sonradan öğrenebildi. Keza köylülerinden biri Keşan’da askerlik yapmıştı. “Ben biliyorum Lüleburgaz’ın nerede olduğunu; hemen hemen Yunanistan sınırındadır. Ben de Keşan’da askerlik yaptım. Rahat edersin, oralar güzel yerlerdir.” Dedi köylüsü.
Ali yerinin iyi olduğuna seviniyordu. Ali’nin annesi sabahın erken bir vaktinde kalktı. Niyazını (göme) pişirdi. Sabah güneşini karşılayarak gülbengini okudu. Çıralarını (çıla) yaktıktan sonra da pişirdiği niyazı komşularına dağıttı. Ali’de sabahın erken bir vaktinde kalkmıştı. Heyecanlıydı, uyuyamamıştı. Bir taraftan da üzgündü. Gidip komşularından hatırını isteyip yola çıktı.
Ali’nin köyü bir dağın önündeydi. Asfalt yoldan epey uzaktı. Sakindi. Motorlu araçlar seyrek gelip geçiyordu. Hava açık, bazı ağaçlar yeşillenmiş, ama yer yer de kar vardı. Arada sırada gelip geçen motorlu araçlar ortalığı velveleye veriyordu. Her tarafı simsiyah egzoz dumanına boğuyordu.
Ali’nin annesi asfalt yola kadar Ali ile gelmişti. Ali’sine sarılmıştı, ta ki otobüs gelinceye kadar. Fatose Ali’sini otobüse bindirdikten sonra, yerinden hiç kımıldamadı. Ta ki otobüs tepeyi aşarak gözden kayboluncaya kadar bekledi. Ondan sonra istemeye istemeye eve doğru adımlarını atmaya başladı. Boynu bükük ve üzgündü. Keza Ali’si artık yanında değildi.
Ali ne Lüleburgaz’ı biliyordu, ne de askerliğin kanun ve usullerini. Her şey kendisine yabancı geliyordu. Ali de Sünni (Türk) askerlerine yabancı geliyordu. Bu sebeple askerde ilk zamanlar epey bir zorluk çekti. Çok dayak yedi, çok hakaret gördü. Askerliğinin üzerinden günler, haftalar ve aylar geçti. Ali bu sürede askerliğin usul ve nizamını biraz olsun öğrenmişti. Yılını tamamladığında annesini çok özlemişti. Ali, iznini alıp köye annesinin yanına gitmek istiyordu.
Ancak Ali’nin arkadaşları, “Ali, memleketinde ortalık pek tekin değil. Hem izin kullanmazsan bir ay erken terhis olursun. O vakit askerliğin erken biter.” Dediler kendisine. “Yok, ben dayanamıyorum. Annemi, bacılarımı, erkek kardeşlerimi özlemişim Ben izin alıp annemin yanına gideceğim.” Dedi arkadaşlarına.
Ali durmadı, komutanının yanına vardı. “Komutanım iznimi kullanmak istiyorum. Uygun görürseniz memleketime gitmek istiyorum.” Dedi. Komutan, “Memleketin neresi?” diye sordu. “Der…“ Ali tam Dersim diyecekti ki birden aklanarak sözünü değiştirdi. “Tunceli” dedi Ali.
“Oğlum Dersim’i falan unut. O sizin başınıza hep beladır. Şimdiye kadar da başınıza yeterince bela getirdi. İzin senin hakkın, ama şimdi zamanı değil. Bak Yunanlılar yine kudurdu, hazır olmamız lazım. Sana izin verecek durumda değiliz. Ortalık karışık. Bir an önce askerliğini yapıp bitirmen en doğrusu.” Dedi komutanı. Ali sesini çıkartmadı.
“Kardeşlerin var mı?” dedi komutanı. “Evet var komutanım.” Dedi Ali. “Annen baban sağ mı?” “Evet sağlar komutanım.” Komutan sözü çok uzatmadı, Ali de sesini çıkartmadı. Ali üzgün bir şekilde komutanının yanından ayrıldı. Yolda akan gözyaşlarını silerek koğuşuna gitti. “Ali gözün aydın, mektubun var.” Dedi arkadaşlarından birisi.
Ali de mendil de yoktu. Son kalan gözyaşlarını da eliyle silerek arkadaşına doğru gitti. Mektup Ali’nin babasından gelmişti ve Türkçe kaleme alınmıştı:
• “Sevgili oğlum Ali;
Mektubuma başlamadan evvel sana Munzur dağlarını aşan selamlarımızı gönderiyoruz. Bize bir kartal gibi kanat germiş olan Düzgün Baba inşallah özlemimizi giderir, inşallah tez zamanda seni bize kavuşturur. Annen senin için her gün ağlayıp dua ediyor. İnşallah durumun iyidir. Bizi soracak olursan iyiyiz.
Ara sıra dağa sığınanlar uğruyor. Yaşı başlarını aşan öğütlerde bulunuyorlar. Ne yapalım, aç olunca ekmeğimizi onlarla paylaşıyoruz. Onların yolunu beğendiğimizden değil. ‘Biri yesin, diğeri baksın; Allah onun evini yıksın!’ derler ya…
Ara sıra askerler de köye uğruyor. Seni sordukları da oluyor. ‘Askerdedir.’ Dedim. Bize bazen ufak tefek laflar ediyorlar, ama aldırış etmiyoruz. Hep söylemişler, ne yapalım. Bu sene çok kar yağdı. Kimseye karışma, aman üstlerine karşı gelme. Seni dört gözle bekliyoruz.
Kız kardeşlerinin herkesin sana çok selamı var. Senin için çok güzel bir koç ayırmışız. İbrahim peygamberin koçuna benziyor. Geldiğinde kurbanın hazır bilesin. Kullarına acıyan, onları affeden yüce Allah’ım o günü inşallah bize nasip eder.
Hoşça kal oğlum; baban Mansur.”
Ali mektubunu okudu. Epey bir düre mektubunun beyaz kâğıdına baktı. Sonra usulca katlayarak cebine koydu. Türkler ve Yunanlılar arası biraz gergindi. Ama çok şükür harp çıkmamıştı. Ancak bu durum Türklerin zoruna diyordu. “Nasıl oluyor da Yunanlılar bu kadar burnumuzun dibine kadar gelmişler?” Diyorlardı.
Ama yine de harp çıkmadı. Ali de buna sevinmişti. “Harptir, ne olacağı belli olmazdı; kim ölürdü, kim kalırdı.” Diyordu kendi kendine. Ali harpten kurtulmuştu. Bu duruma seviniyordu. Hem Yunanlar ile harp çıkmadığına, hem de terhisine az bir gün kaldığına seviniyordu. Artık günleri, saatleri, dakikaları sayıyordu. Her gün emir almaktan, tıraş olmaktan kurtulacaktı. Az bir günü kalmıştı. Derken terhis günü gelip çatmıştı. Biletini kesmişti. Arkadaşlarıyla vedalaştı. “Hakkınızı, ekmeğinizi, suyunuzu bana helal edin!” diyerek.
“Helal olsun Ali, helal olsun. Sen öyle bir konuşuyorsun ki dersin ki bir daha birbirimizi göremeyeceğiz.” Dedi Ali’nin arkadaşlarından biri. “Fani dünyadır. Hiç belli olmaz. Bak, Yunan ile harp çıksaydı, belki de biz anne babamızı görmeyecektik.” Dedi Ali arkadaşına. “Ali çok pesimist olma.” dedi arkadaşlarından bir başkası Ali’ye.
“Öyle deme arkadaşım. Bizim dağları rahat bırakmıyorlar. Bizim dağlarımız bizim ziyaret mekânlarımızdır. Ancak dışarıdan gelenler dağlarımızı kendilerine siper ve karargâh etmiş. Bizi rahat bırakmıyorlar. Ne asker, ne de …” dedi Ali.
Ali bu şekilde arkadaşlarıyla vedalaşarak ayrıldı. Biletini alıp otobüse binerek İstanbul’a geldi. İstanbul’dan da biletini alarak direkt Dersim’in yoluna düştü. Yol kendisine çok uzun gelmekteydi. Otobüste bazen uyukluyor bazen de kendine geliyordu. Ancak yolu bir türlü bitmiyordu. Ancak sabah şafak söktüğünde Ali’nin otobüsü Dersim toprağına varmıştı.
Bahardı. Her taraf yem yeşildi. Ali’nin gelişinden annesinin haberi yoktu. Ali sürpriz olsun istemişti. Ali eve kavuştuğunda annesi dışarıda ekmek pişiriyordu. Fatose Ali’sini görürü görmez bağırdı. “Vuy Ali’m!” dedi. Yerinden kalkarak Ali’nin boynuna sarılıp öptü, kokladı. Ne yapacağını şaşırmıştı. Çok sevinmişti. Ali’sine sac yufkasından şir pişirdi.
Ali evvela babasına varıp elini öptükten sonra bacılarını, kardeşlerini, kuzenlerini öptü. Sonra da annesi ile oturup hep birlikte yemeklerini yediler. Yemek yerlerken komşularından da bir iki kişi gelmişti. Hepsi severek yemeklerini yedikten sonra evlerine gittiler.
Ali askerde saniyeleri, dakikaları ve saatleri sayıyordu. Ancak evde günler sular seller akıp gidiyordu. Ali evde çok rahattı. Oturuyor, kalkıyor, odun doğruyor, annesine yardım ediyordu. Askerdeki gibi her gün talim terbiye yoktu. Yüzünü de her gün tıraş etmiyordu. Ali evde iken haftada bir ancak tıraş oluyordu. Askerden geldikten sonra üç, dört hafta geçmişti. Ali evindeydi, bağında bahçesinde çalışmaktaydı.
Ali annesini çok seviyordu. Annesi sacın önüne oturmuş ekmek pişiriyordu. Ali de annesinin yanındaydı. Birden asker köye doluştu. Öyle bir iki asker değildi. Cemseler ile arka arkaya geldiler. Hepsi cemselerden apar topar aşağı atladılar. Ali’yi yakaladılar. Fatose bağırmaya başladı:
“Vuy Ali’m, vuy Ali’m!” diyerekten. Ali’yi askerin elinden kurtarmak için Ali’ye yaklaştı. Askerler elindeki tüfeklerin dipçiği ile Fatose’ye vurarak onu yere serdiler. “Komutanım; sakallı terörist yakaladık.” Dedi rütbeli olan askerlerden biri telsizle. “Getirin!” dedi karşı taraftan karşısındaki komutan.
Askerler zaman zaman köye gelirlerdi. Köylüleri köy meydanında toplar, sorular sorar, küfür-hakaret edip sonra çekip giderlerdi. Ancak şimdi “sakallı” bir teröristin ardına düşmüşlerdi. Ali de sakallıydı.
Ali kendi durumunu askere anlatmaya çalıştı ama asker onu hiç dinlemedi. Ali askerin elindeyken evdeki terhis kâğıdını getirmek için kendini çekiştirdi. Askerler buna müsaade etmedi; dipçikleyerek cemsenin yanına kadar götürdüler.
Bu hengameyi duyan Ali’nin babası dışarı çıkmıştı. Ali’yi askerin elinde gördü; ancak hiç ses etmedi. Jandarmaların arasından geçerek komutanın yanına gitti: “Komutan bey; bu çocuk daha yeni askerden geldi. Bu daha sizin askeriniz sayılır. Şayet siz askerinize düşmanlık yaparsanız, o vakit siz kendi elinizle mezarınızı kazıyorsunuz demektir.” Dedi Ali’nin babası Mansur.
“Sen sus pis sakallı!” Senin her tel sakalın altında bir şeytan yatıyor. Dağdan gelen eşkiyaya yatak açıyorsun, şimdi de kendini masum gösteriyorsun.” Dedi komutan. “Ben kimseye yatak falan açmıyorum. Sana nasıl misafirperver davranıyorsam, yedi yabancıya da öyle davranıyorum.” Dedi Mansur amca. “Yedi yabancı! Yedi yabancı dediğin kim? Yatağınıza aldığınız adamları yedi yabancı olarak mı gösteriyorsunuz?” dedi komutan.
Asker epey bir uzaklaştıktan sonra Ali’nin annesi Fatose kendine geldi. Sonra koştu, bağırdı; “Ali’m, Ali’m!” dedi. Ancak Ali artık annesini duymuyordu. Ali kendi derdine düşmüştü. Annesinin çığlığı o kadar ki kulağına geliyordu. Kan revan içerisindeydi; ruhu bedenini terk etmiş gibiydi…
Fatose’nin gözü Ali’nin götürüldüğü yolda Ali’den dökülen kana ilişince tekrardan bağırmaya başladı: “Alimmmm!” dedi düşüp bayıldı. Sesi sedası kesilmişti. Ali de sessizdi.
Etrafta ürpertici ve acı bir sessizlik vardı. Sadece yukarıda gökyüzünde dönüp dolaşan helikopter sesi, aşağıda yeryüzünde de askerin panzer sesi geliyordu. Hava açıktı. O kadar ki panzerden çıkan kara duman havayı karartıyordu. Başkaca da her taraf sessiz ve sakindi. Asker ortalığı yatıştırmıştı. Ancak panzerin egzozundan çıkan kara duman arkasından belli oluyordu.
Fatose kendini paraladı. “Ali’m, Ali’m!” diyordu, sesi arşa ulaşıyordu. Askerden biri tüfeğiyle Fatose’ye vurarak onu yere düşürdü. Fatose yere yapıştı. Bayılmıştı. Fatose’den ses seda çıkmıyordu. Ne Ali “Daye-Anne!” diyordu, ne de Fatose “Ali’m-lazem!” diyordu. Ortalıkta sessizlik vardı.
Asker Ali’yi komutanın yanına getirdi. Komutan, “Götürün!” dedi. Asker Ali’yi panzere bindirip götürdü. Komutan da cipine bindikten sonra cipin kapısından kafasını dışarı uzatarak, “Bu sana ders olsun ihtiyar!” dedi. “Bir daha teröriste kapı açmanın, onu barındırmanın ne olduğunu anlarsın!” diye sözlerini sürdürdü.
Ardından komutan cipin kapısını kapatıp yola koyuldu. Cip uzaklaşırken Mansur’u mazotlu motorundan çıkan egzoz gazına boğdu. Panzer ve cip ardı sıra uzaklaşırken, Ali’nin babası Mansur da olduğu yerde adeta taş kesildi. Sesi soluğu çıkmıyordu. Yerinden kıpırdayamadı. Bulunduğu yerde küçüldü, küçüldü, bir nokta kadar oldu.
Panzer tepenin üstünde durdu. Komutanın cipi ise gelip panzerin önünde durdu. Asker, çavuş ve yüzbaşı aşağı inerek komutanları önünde dimdik esas duruşta durdular. Komutan hiç sinirlenmeden Ali’nin yanına gelerek kendisine sordu: “Bana isim söyle! Senden başka bir şey istemiyorum.” Dedi.
“Komutanım, ben askerden yeni geldim. Hala asker sayılırım. Kim geliyor, kim gidiyor bilmiyorum. İnanın bana hiç kimseyi de tanımıyorum.” Dedi Ali. “Ama baban tanıyor.” Dedi komutan. “Sanmıyorum komutanım.” Diye cevapladı Ali.
Ali nasıl ki böyle dedi, komutan Ali’nin boynunun köküne bir tane vurdu. Ali aldığı darbenin etkisiyle afalladı. Ancak biraz kendine geldikten sonra, “Komutanım babam inanç sahibi bir insandır. Misafirperverdir. Gelen kim olursa olsun varını yoğunu onunla paylaşır.” Dedi Ali.
“Pkk ile paylaştığını biliyorum.” Dedi komutan. “Sayın komutanım, babam Pkk’li değil. Allah’ın kulları ile paylaşıyor.” Dedi Ali. Komutan ön taratan Ali’ye bir yumruk atar atmaz Ali’nin ağzı burnu kan içinde kaldı. “Hani askerdin? Şimdi de Pkk’lı oldun?” dedi komutan.
“Hayır, ben Pkk’lı değilim, babam da değil. Pkk Kürt milliyetçileridir. Onlar Kürt, biz Kırmancız. Biz Aleviyiz. Onlar Kürtçe, biz Zazaca konuşuyoruz. Onlar Sünni, biz Aleviyiz. Onlar camiye gidiyor, biz gitmeyiz. Onlar Ramazan tutuyor, biz Hızır orucu, On İki İmamları tutuyoruz. Onlar hacca gider, biz gitmeyiz. Onlar beş vakit namaz kılar, biz kılmayız. Onlar din olarak bizden ziyade size…” dedi Ali.
Ali daha sözlerini bitirmemişti ki komutan Ali’nin saçlarından tutarak başını kaldırıp gözlerinin hizasına getirdi. “Bize mi?” diye sordu komutan sinirli bir şekilde. “Dini olarak komutanım.” Dedi Ali. “Ne dini ulan! Siz Müslüman değil misiniz? Ermeni misiniz? Diye sordu komutan sinirle. “Hepimiz Müslümanız… Elhamdülillah…” dedi Ali.
“Hade siktir. Siz Müslüman falan değilsiniz. Pkk’nın arkasında Ermeniler, gavurlar vardır. Emperyalist güçler vardır…” dedi komutan. “Komutanım, biz onların yolunu kendimize yol seçmedik.” Dedi Ali. “O zaman neden onların peşine gidiyorsunuz?” dedi komutan.
Ali bir türlü kendisini anlatamıyordu. Böyle olunca kendi ana diliyle, “Ma keşi dıma nêsome qomutan beg. Yi haqa xo mıdafa kenê, sıma ra haqa xo vazene. Ma ki… (Biz kimsenin peşinden gitmiyoruz komutan bey. Onlar kendini müdafaa ediyorlar, sizden kendi hakkını istiyorlar. Biz de…)” dedi Ali.
“Ne ne?” diye sinirle sordu komutan. Ali sesini çıkartmadı. Komutan belindeki tabancayı çıkartarak tabancanın kabzasıyla Ali’nin boynunun kökünden vurdu. Ali bir kavak ağacı gibi yere serildi. Ali’den ses çıkmadı.
“Götürün, gözüm görmesin bu piçi, bu dinsizi!” diye emretti. Çavuş başta olmak üzere jandarmalar sağdan soldan Ali’nin yanaklarına vurdular ki Ali kendisine gelsin. Ali’den ses seda çıkmadı, kendine gelemedi.
“Bağlayın panzere!” dedi komutan emrederek. Askerler Ali’nin bedenini sürükleyerek panzerin yanına getirdiler. Yanlarındaki urgan ile Ali’nin ellerini sıkı sıkıya birbirine bağladılar. Urganı da panzere bağladılar. Tank önde giderken, Ali’nin bedeni de arkasında sürükleniyordu.
Komutan panzeri Teşnige köyünde durdurdu. “Durdurun ki dünya aleme ibret olsun.” Dedi komutan.
“Vuy anam-babam bu Ali’dir.” Dedi Sakine çığlık atarak. Ardından, “Vuy vuy vuy; öldürmüşler, öldürmüşler!” Dedi Sakine. Sakine çeşme başındaydı. Eve su götürmek için gelmişti. Komşular Sakine’nin sesini duyup dışarı çıkmışlardı. Ali’nin cesedine baktılar, sonra sesini çıkartmadan tekrar evlerine girdiler.
Hıdır köyün yaşlısıydı. Dışarı çıkıp Ali’nin cesedinin yanına geldi. Bir Ali’ye bir komutana baktı. Dönüp komutana, “Komutan beg; bu çocuğun suçu neydi?” dedi.”Pkk’ya yardım ve yataklık etmek.” Dedi komutan.
“Benim ne size ne bir sorum ne de size bir diyeceğim var. Bu silah sizin elinizde olduğu sürece size bir şey diyemem. Sizin yaptığınız hak görülüyor, sizin sözünüz para ediyor.” Dedikten sonra Hıdır amca dönüp evine doğru gitti. Daha evinin kapısından içeri girmeden de, “Adalet! Sene adaleto? Nolet şeru adaletê sıma. (Adalet; nasıl bir adalet? Lanet olsun sizin adaletinize!)” diyerek içeri gitti.
Komutan askerlerine emir verdikten sonra harekete ettiler. Cip öndeydi, arkasında panzer, onun arkasında da Ali’nin ölü bedeni vardı. Köylerden çıkıp şehir merkezine girdiklerinde Ali’nin cansız bedeni hala panzerin arkasından sürükleniyordu.
Ali’nin annesi “Ali’m!” diyerek dağda öten phepuğ kuşu (guguk) gibi gezip duruyordu. Ali’si artık yoktu. Ne yapsın, nereye gitsin bilmiyordu Fatose. Kolu kanadı kırılmıştı. Bir adım atıyor, ikinci adımda yere düşüyordu. Kendisinde takat kalmamıştı. Dersin ki yüreğini içinden söküp almışlardı.
Ali’nin babası da oğlunun hakkını almak için çalmadık kapı bırakmadı. Ancak kendisine açılan bir kapı bulamadı. Avrupa’dan İnsan Hakları gözlemcileri geldiler. Ancak onlara da açılan bir kapı olmadı. Türkiye’de insan haklarına dair bütün bu kapıların hepsi kapalıydı.
Ali’nin babası ihtiyar Mansur’un umudu tükenmişti. Derdini içine attı. Ali’nin acısı Mansur’un ciğerlerini yedi bitirdi. Üzerinden çok yıllar geçmişti. Ama ne babası Mansur ne de annesi Fatose Ali’lerini hiç unutmamışlardı. Hep akıllarındaydı.
İhtiyar Mansur hasta olup yatağa düştü. Ali’nin katledilişi üzerinden yirmi yıl geçmişti. Ali’nin elbiselerini tam yirmi yıl sonra getirip babasına teslim ettiler. Bu sırada babası ağır hastaydı. Ruhu bedenini terk etmek üzereydi. Oğlunun elbiselerini kokladı, gözlerini yumdu.
Ali’nin annesi ilk günkü gibi hala “Ali’m Ali’m!” diyerek inleyip sızlıyordu. Ali’nin elbiseleri kanlıydı. Üzerindeki kan kurumuştu. Annesi Ali’sinin elbiselerini kucağına alıp öpüp kokladı ve bir ağıt tüttürdü:
• “Ali’m Ali’m; sen ne yaptın ki bu zalimler sana kıydılar? Sen kime ne kötülük yaptın ki sana kıydılar? Sen kime düşmanlık yaptın ki sana bu eziyeti reva gördüler? Ali’m Ali’m; sen niye bizi erken bıraktın gittin? Sen niye bizi dert sahibi yaptın? Ali’m kim sana kıydı, kim senin canını acıttı? Biz niye kör olduk ta seni askere gönderdik? Biz bu kötülüğün başına geleceğini nereden bilecektik ki? Düşman senin canına kıydı, biz seni yalnız bıraktık. Ah Ali’m, vah Ali’m!”
Felek artık Ali’nin babası Mansur’un yastığının başına gelmişti. Mansur ruhunu yaşlı feleğe teslim etti. Artık dayanacak gücü kalmamıştı, oğlunun ruhunun yanına gitti.
Annesi Fatose ise hala hayattaydı. O ölen kocası üzerine ağlarken bile “Ali’m!” diyordu. Fatose’nin başka bir hayali, derdi ve kederi yoktu. Ortalıkta biçare kalmış pheğuğ kuşu gibi “Ali’m Ali’m!” diye inleyip duruyordu.
Fatose Ali’sini bir daha görmedi. Ama Ali’sini koynunda yüreğine gömmüş birlikte gezdiriyordu.*
*Hêkatê Kılmi (Zazaca Kısa Öyküler) Hüseyin Çağlayan.
Türkçe çeviri: Asmên Ercan Gür