Bugün annemin doğum günü…
İnsan, bazı tarihleri takvimden okuyarak değil, kalbinin attığı yerden hatırlar. Benim için doğum ve ölüm artık iki ayrı tarih değil; aynı hayatın iki sessiz durağıdır. Birinde hayata “merhaba” diyen bir kız çocuğu, diğerinde ardında onlarca hatıra bırakarak sessizce veda etti.
Annem, daha dört yaşındayken Dersim’den Bilecik’e sürgün edilen binlerce çocuktan yalnızca biriydi. Henüz yedi yaşındayken babasını kaybetti. Çocukluğu güvenle değil, kayıpla tanıştı. On dört yaşına geldiğinde yeniden memleketine döndü; fakat döndüğü yer artık bıraktığı çocukluk değildi.
Çok genç yaşta evlendi. Varlıklı bir aileye gelin gitti. Dışarıdan bakıldığında hayat ona gülümsemiş gibiydi. Fakat kader, onu yine yalnız bıraktı. Henüz genç bir kadınken yedi çocukla dul kaldı. O günden sonra onun hayatı, bir annenin omuzlarına yüklenebilecek en ağır yüklerden birine dönüştü.
Bizim çocukluğumuzun evi küçüktü. Bir oda hayvanlara, bir oda bize ayrılmıştı. Salon ise hem mutfak hem yaşam alanıydı. Kış gecelerinde annem sobayı bizim odamızda yakar, bizi sıcacık yataklara yatırırdı. Kendisi ise dış kapının aralıklarından rüzgârın sızdığı, sobasız salonda uyurdu.
Ama önce sobanın üzerinde birkaç taşı ısıtır, onları yatağına koyardı. Isısı birkaç saat sürsün diye…
Ben çocuk aklımla bunu hiç anlayamazdım.
“Neden annem soğukta yatıyor?” diye içim parçalanırdı.
Belki de hayatım boyunca kurduğum bütün hayaller, o taşların üzerinde başladı.
Ben güzel bir ev hayal ediyordum.
Annemin artık üşümediği bir ev…
İlk maaşımı aldığımda neredeyse tamamını ona gönderdim. Köyde saatler süren emek yerine elektrikli yayık alsın istedim. O ise kendisine hiçbir şey almadı. O gün çok kırılmıştım. Yıllar sonra fark ettim ki, bazı insanlar kendileri için harcamayı hiç öğrenememiştir. Çünkü hayat onlara önce kendilerini unutmayı öğretmiştir.
Çalıştım. Kazandım. İlk büyük hedefim annemi yoksulluktan çıkarmaktı.
Pülümür’de ona bir ev yaptırdım.
Sonra çocukluğunun geçtiği Akdik Köyü’nde yaşamak istedi. Oraya da bir ev yaptırdım. Hayatının son yıllarında en huzurlu günlerini belki de orada, toprağına yakın geçirdi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, yaptırdığım evlerin aslında anneme değil, çocukluğumdaki o üşüyen kadına yazılmış bir özür olduğunu anlıyorum.
Annem bana sevgisini hiç gösteremedi.
Belki de hayatımın en derin yarası buydu.
Beni sık sık başkalarıyla kıyasladı. Başkalarını överken beni küçümseyen cümleleri yıllarca içimde taşıdım. Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar onun sevgisini kazanabilmek için görünmez bir savaş verdim.
Uzun yıllar bunu kişisel sandım.
Sonra psikolojiyi öğrendim.
Travmayı öğrendim.
İnsan ruhunun kuşaklar boyunca taşıdığı yükleri öğrendim.
Ve anladım…
Sevgi almamış bir insanın sevgiyi göstermesi her zaman mümkün olmayabiliyor.
Dört yaşında sürgün edilen…
Yedi yaşında babasını kaybeden…
Genç yaşta yedi çocukla dul kalan…
Hayatı boyunca ayakta kalmak zorunda bırakılan bir kadın…
Acaba sevgiyi ne zaman yaşayabildi?
Ezoterik öğretiler, insanın yalnız kendi kaderini değil, kendisinden önce başlayan hikâyeleri de taşıdığını söyler. Psikoloji ise buna kuşaklar arası travma der.
Belki de ikisi aynı hakikatin farklı dilleridir.
Biz bazen annemize değil, onun çocukluğunda yarım kalan kıza kırılırız.
Annem öldüğünde içimdeki kırgınlık da onunla birlikte toprağa girmedi.
Ama öfkem, yerini anlayışa bıraktı.
Çünkü artık biliyorum…
İnsan, ancak taşıyabildiği kadar sevgi verebilir.
Bugün annemin doğum gününde onu kusurlarıyla değil, kaderiyle hatırlıyorum.
Ve 4 Ağustos’ta, ölümünün birinci yılında mezarına giderken elimde çiçekten daha kıymetli bir şey götüreceğim:
Onu nihayet anlayabilmiş olmanın huzurunu…
Belki de gerçek affetmek budur.
Geçmişi unutmak değil; geçmişin neden böyle yaşandığını görebilmektir.
Ruhu huzur içinde olsun.
Ben artık annemi değiştirmeye çalışmıyorum.
Sadece onu, bütün acılarıyla birlikte seviyorum.
Nimet CANPOLAT