Bir bilginin hakikat olarak kabul edilmesi her zaman yalnızca içeriğine bağlı değildir; çoğu zaman onu kimin ürettiği ve hangi konumdan dile getirildiği belirleyici olur. Hakikat, bu anlamda yoktan kurulan bir şey değil, var olanın hangi koşullarda görünür hale geldiğiyle ilgilidir. Ancak bu görünürlük kendiliğinden gerçekleşmez; toplumsal ve siyasal ilişkiler içinde tanınır ya da dışlanır. Hangi bilginin geçerli sayılacağı ve hangisinin geri planda kalacağı bu güç ilişkileri içinde şekillenir. Gülistan Doku davası, bu sürecin somut bir örneğini sunmaktadır.
Gülistan Doku dosyasında kurulan ilk çerçeve, resmi makamların “intihar” anlatısıdır. Bu anlatı, gerçek anlamda sınanmadan dolaşıma girmiş ve belirleyici hâle gelmiştir. Sürecin kritik noktalarından biri, bu çerçevenin, suçun merkezindeki kişinin babası olan ve aynı zamanda kentin valisi olarak görev yapan kişi tarafından açık biçimde dile getirilmesidir. Bu durum, hangi bilginin geçerli sayılacağının doğrudan bir güç konumundan ilanıdır. Buna karşılık Dersim’de ortaya çıkan tanıklıklar ve şüpheler, cinayete işaret etmesine rağmen başından itibaren “iddia” düzeyine itilmiştir. Böylece hangi bilginin dolaşıma gireceği ve hangisinin bastırılacağı daha en baştan belirlenmiştir.
Burada işleyen mekanizma, bilginin değerinin içeriğine değil kaynağına göre belirlenmesidir. Kurumsal otorite kendi bilgisini meşru ve belirleyici kılarken, yerelin bilgisini marjinalleştirmiştir. Oysa Dersim’de üretilen bilgi, olayın dışından değil doğrudan içinden beslenmektedir. Bu bilgi, var olan hakikate işaret etmesine rağmen dışlanmıştır; bu dışlanma zayıflığından değil, doğurabileceği sonuçların mevcut düzen açısından taşıdığı riskten kaynaklanmaktadır. Bu nedenle yaşanan süreç hangi bilginin görünür ve geçerli sayılacağını belirleyen sınırların kurulmasıdır. Bu sınırlar çoğu zaman açık yasaklarla değil, meşruiyetin eşitsiz dağıtımıyla işler; resmi anlatının sorgusuz kabulü ve yerelin sürekli kanıt üretmek zorunda bırakılması, hakikatin koşullarının daraltılması anlamına gelir.
Hakikatin bastırılması süreci sadece söylemsel düzeyde işlememiş, onu görünmez kılan finansal kaynaklar ve ilişkiler ağıyla da desteklenmiştir. Süreç boyunca ortaya çıkan boşluklar, yön değiştiren soruşturma hattı ve kesintiye uğrayan bilgi akışı, hakikatin açık biçimde görünür hale gelmesini geciktiren bir işleyişe işaret etmiştir. Bu durum, hakikatin kendiliğinden ortaya çıkmadığını; belirli müdahaleler yoluyla ertelenebildiğini göstermiştir. Ayrıca, sürecin hangi finansal kaynaklarla yürütüldüğü ve nasıl sürdürülebildiği sorusu, hakikat arayışının ayrılmaz bir parçası olarak önemlidir. Aynı dönemde kamu kurumlarında öne çıkan bazı yükselmeler de bu çerçevede değerlendirilmelidir; liyakatten çok sessizliğin ve işbirliğinin ödüllendirilmesi, hakikatin görünür hale gelme imkânını doğrudan etkilemiştir.
Resmi otoritenin bilgiye müdahale eden tüm çabalarına rağmen, yerelde bilgi üretilmeye devam etmiştir. Başlangıçta parçalı görünen tanıklıklar zamanla birikmiş ve resmi anlatının açıklayamadığı boşlukları görünür hâle getirmiştir. Dersim’de uzun süre dile getirilen şüphelerin giderek daha geniş bir karşılık bulması, bu sürecin sonucudur.
Valinin ve oğlunun yargılanması ve tutuklanması, yerelin bilgisinin bu süreci doğrudan belirlememiş olsa bile başından itibaren var olan hakikate işaret ettiğini göstermektedir. Bu gelişme, söz konusu bilginin göz ardı edilemeyecek bir nitelik taşıdığını ve en başından itibaren ciddiye alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda kurumsal otoritenin kurduğu çerçevenin tartışmaya açılabildiğini ve siyasal güce sahip aktörlerin işledikleri suçların her durumda cezasız kalmadığını da ortaya koymaktadır.
Son gelişmeler, resmi anlatının hakikatle örtüşmediğini açık biçimde ortaya koymuştur. Aynı zamanda Gülistan Doku ismi etrafında yerelde üretilen bilginin başından itibaren hakikate temas ettiğini göstermektedir. Bu bilgi hiçbir zaman sıradan bir “iddia” olmamış; bastırılmasına rağmen varlığını sürdüren bir hakikat kaynağı olmuştur.
Bugün Gülistan Doku ismi, bastırılmaya çalışılan bir hakikatin ısrarla dile getirilmesini ifade etmektedir. Bir dönem savunmasızlığı, kimsesizliği ve siyasal güç karşısında yalnız bırakılmışlığı anlatan bu isim, artık bu sınırları aşmıştır; yerelde üretilen bilginin ısrarıyla hakikatin görünür kılınmasının, direncin ve vazgeçmemenin adı hâline gelmiştir.
Bu yazı, Gülistan Doku’nun anısına, ailesine ve hakikatin açığa çıkması için susmayanlaradır. Dinar Köprüsü’nde karda, soğukta bekleyen; adliye binasının önünde gecenin yağmurunda ıslanan, gözyaşı döken; ısrar eden, düşse de yeniden ayağa kalkan, boğazı düğümlense de sözünü esirgemeyen, öfkesini saklamayan, katile ve işbirlikçilerine karşı sesini yükselten herkese… Susmayanlara, unutmayanlara; evine dönemeyen bir evladın yokluğunu her gün yeniden hissedenlere; o yokluğun izini sürmekten vazgeçmeyen basın emekçilerine; kız kardeşlerini ararken kendi hayatını durduran, seslerini kısmayan Munzur Üniversitesi öğrencilerine; “Gülistan Doku nerede?” diye sormaktan vazgeçmeyen, o soruyu içlerinde büyüten, her defasında yeniden söylemek zorunda kalanlara… Kısacası bu acıya dokunan, bu hakikat arayışını omuzlayan herkese adanmıştır.
Mehmet Aşkın
Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı
Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi Doktora Öğrencisi