Hint mitolojisinin en bilinen masallarından biri, insan doğasının en derin çıkmazını bir farenin hikayesiyle anlatır. Masala göre kedi korkusundan dolayı sürekli endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Bir büyücü bu fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde, bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu sefer onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare sevineceği yerde, bu kez de avcıdan korkmaya başlar. Büyücü bakar ki ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkân yok. Onu tekrar eski hâline, yani fareye döndürür ve şöyle der: “Sen cesaretsiz ve korkak bir hayvansın. Sende sadece bir farenin yüreği var. Bu yüzden sana yardım edemem.”
Bu kadim masal, insanlığın binlerce yıldır çözemediği o büyük gerçeği fısıldar: Dış koşulları ne kadar değiştirirsek değiştirelim, içimizdeki zihniyeti ve ruh iklimini değiştiremediğimiz sürece asla özgürleşemeyiz. Sorunları hep dış dünyadaki tehditlerde ararız; oysa asıl tehdit, içeride kurduğumuz o karanlık mahkemedir. Tıpkı Shakespeare’in yüzyıllar sonra insanlığın bu kronik korku çemberini şu sözlerle özetlediği gibi:
"İnsanların çoğu sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için... Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için... Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için... Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için... Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için... Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için..."
Bugün modern dünyada pek çoğumuz, üzerimizde parlak, heybetli bir "kaplan" postuyla dolaşan, ancak içi fare ürkekliğiyle dolu modern köleleriz. Sabahları giydiğimiz jilet gibi takım elbiseler, kartvizitlerimize basılan yaldızlı unvanlar, oturduğumuz lüks siteler veya sosyal medyada sergilediğimiz o "kusursuz, güçlü ve yıkılmaz" profil çabaları, ruhumuzdaki o kökleşmiş, kadim korkuları gizlemeye yetmiyor. Dışarıdan bakıldığında birer kaplanız; ama içimizdeki fare hâlâ en ufak bir rüzgarda titriyor.
Eleştirilmekten, dışlanmaktan veya "sürüden ayrı düşmekten" korktuğumuz için en haklı olduğumuz anlarda bile susuyoruz. Sorumluluk almanın getireceği o ağır yükten kaçmak için kendi irademizi teslim ediyor, akıntıya kapılıp gidiyoruz. Kırılmaktan, reddedilmekten, egomuzun yara almasından korktuğumuz için kalbimizin kapılarını gerçek sevgiye, samimiyete ve kırılganlığa kapatıyoruz. Maskelerimizin arkasına saklanarak kendimize sahte güvenli alanlar inşa ediyoruz.
Asıl mesele, dışarıdaki düşmanlar, acımasız piyasa koşulları ya da hayatın getirdiği öngörülemeyen riskler değildir. Asıl mesele, adımlarımızı daha atılmadan kilitleyen, zihnimize vurduğumuz o içsel prangadır. Hayatı ıskalamamızın, potansiyelimizin gerisinde bir ömür tüketmemizin nedeni başımıza gelen talihsizlikler değil; "ya kaybedersem", "ya rezil olursam", "ya el alem ne der" diyerek hiç başlamadığımız, kapısından bile dönmediğimiz o yollardır. İnsan, yenildiği zaman değil, denemekten vazgeçtiği zaman kaybeder.
Artık dışarıdan bir elin, bizi kurtaracak mucizevi bir liderin, şansın ya da masaldaki büyücülerin gelip hayatımızı değiştirmesini beklemeyi bırakmalıyız. Çünkü hayat, form değiştirerek, maske takarak ya da daha büyük unvanların arkasına saklanarak değil; ancak ve ancak yürek büyüterek, korkunun gözünün içine bakarak yaşanır. İçimizdeki o ürkek fareyle yüzleşip onu serbest bırakmadıkça, dünyanın en güçlü, en zengin kaplanı olsak bile avcının gölgesinden kaçamayız. Güçlü görünmeye çalışırken harcadığımız enerjiyi, kendimiz olmaya harcamadığımız sürece, her gün kendi kafesimizde bin defa ölürüz.
SAVAŞ ALTUNBAŞ