İşte, o mektubun tamamı:
Sayın Numan Kurtulmuş,
Konu: 4 Mayıs Dersim 1937-38 Faciası Kurbanlarını Anma Yıl Dönümü Münasebetiyle TBMM Kurumsallığı Şahsında Zat-ı Al-i’nize Dersim 1937-38 için Hukuk, Adalet ve Vicdan Platformu adına talep ve çağrı mektubumuzu içerir.
Sayın Başkan,
Osmanlı İmparatorluğu 19.yy’da hukuk alanında yapmış olduğu reformlarla bilhassa 1856 Islahat Fermanından başlamak üzere ve 1876 Kanun-i Esasi’de anayasal hüküm olmak üzere “Etnik, ırk, din ve mezhep kökeni ayrımı yapılmaksızın herkesin Osmanlı Vatandaşı” sayıldığı bir döneme tanıklık etmiş, tüm dahili ve harici politik hengamelere rağmen bu anayasal vatandaşlık kimliği ve anayasa ile Osmanlı Toplumunun hak ve hürriyetler açısından elde ettiği kazanımlar, 1913’teki malum darbe ile heba edilmiştir. Bir oldu-bitti süreci ile savaşa sokulan Osmanlı Devleti sadece kurumsal olarak değil toplumsal olarak da felaketler zincirine sürüklenmiştir. Kuruluşunda ve yükselişinde Şeyh Edebali’nin, Abdal Musa’nın, Geyikli Baba’nın, Otman Baba’nın ve daha nice eren ve dervişin duaları ile temelini takdis ettiği “Devlet-i Al-i Ağacının” dallarına ve gövdesine 1913’te adeta benzin dökülmüş ve ateşe verilmiştir. Ancak bu dervişane ağacın kökü, 1. Meclis’in azmi ve gayreti ile tekrardan yeşermeyi başarabilmiştir.
Osmanlı Devleti’nin üç kişilik bir cuntacı troyka kararı ile 1. Dünya Harbine sürüklendiği 1914-1918 arasında Osmanlı Devleti’nin vatandaşı olan Dersimliler de cepheden cepheye koşmuş, vatan müdafaası için askere yazılmış, Çanakkale’den Yemen’e, Sarıkamış’a kadar iklimi ve coğrafyası çok farklı vatan toprakları üzerinde can vererek şehadete ermiş, esir düşmüş ve yaralanmış gazi olmuşlardır.
Çanakkale Cephesinde vatan müdafaasında olan Dersimliler için söylenen bir Zazaca/Dersimce ağıt şöyle der;
Daye, mao çeki giredayi, Anacağım, kuşandık silahlarımızı
Duzmey sanay xo miye. Fişekleri sardık belimize
Hawt bergey de dame péro, Yedi cephede savaşıyoruz
Serva kilité Anadoliye. Anadolu’nun anahtarı düşmesin diye
San u teperé ma hawar biyo, Şanımız ve kahramanlığımız
Şiyo gıno ro desté Urumeliye. Rumeli diyarlarında bilinir
(Ağıdı söyleyen; Seyyid Sabun Ocağından Sey Qaji (1860-1936), Aktarıcı Kaynak; Kureyşan Ocağından Nejdi Baba namıyla Seyyid Mahmud Yıldız, derleme Daimi Cengiz, Metin-Kemal Kahraman )
Sayın Başkan,
Rus Çarlık Ordusunun 1916-17 yıllarında Doğu Cephesinde tamamıyla işgal edemediği sayılı vatan topraklarından biri de Dersim’dir. Dersimliler, Sarıkamış Harekatında pek çok kayıp vermelerine, esir düşmelerine ve bozulan düzenli orduya rağmen müstakil aşiret kuvvetleri olarak 1917 senesinde önce Pülümür ilçesini, devamında Erzincan ve Erzurum şehirlerinin işgalden kurtuluşunda aktif görev almışlardır. Böylece 1. Dünya Savaşı sonrası memleketin pek çok noktasında İngiliz, İtalyan, Fransız ve Yunan işgalleri olmasına rağmen Dersimliler’in bulunduğu Doğu Anadolu’nun büyük bir kesimi, Dersimliler’in direnişleriyle işgale maruz kalmamıştır. Bu durum, nitekim 1919’ta Sivas ve Erzurum’da Anadolu’nun işgaline karşı kongre süreçlerinin güvenlik içerisinde yapılmasının alt yapısını oluşturan etkenlerden olmuştur.
Sayın Başkan,
İngiltere hükümetinin tahrikleri ile Batı Anadolu’da 1919-1921 arasında Yunan Ordusunun işgalini genişlettiği dönemde Ankara’da 1876 Anayasasının hükümlerine göre Büyük Millet Meclisi teşekkül etmiş, işgale karşı bu direniş Meclisinde Dersimliler 5 mebus ile kendilerinin, işgale karşı olduklarını ayan ve beyan şekilde ortaya koymuşlardır. Diyap Ağa’nın, Hasan Hayri Bey’in Mebus olarak yer aldığı 1. Meclis’te Dersimliler, Osmanlı Vatandaşlık Hukukunun kendilerine yüklediği hak ve vazifeleri yerine getirmişlerdir.
Sayın Başkan,
16.yy’da başlayan Osmanlı-Safevi savaşları, 18.yy’ın ikinci yarısı itibarıyla sönümlenmeye başlamış, bu sönümlenme neticesinde Osmanlı-Safevi savaşları arasında kalan Osmanlı tebaası Alevi Toplumu geçmişe göre nispeten bir sulh içerisinde kendini bulmuştur. 16.yy-18.yy arasında birbirleriyle ortak tarihsel ve kültürel bağları olan halkların din ve mezhep üzerinden karşı karşıya getirildiği süreçte hem Anadolu’da hem de İran’da Alevi, Şii ve Sünni inançtan insanlar kitlesel kıyımlara maruz kalmıştır. 16.yy-18.yy arası dönemde Osmanlılar ve Safeviler arasında cereyan eden savaşlar, farklı mezhepten olan halklar arasında etkileri günümüze kadar gelen sorgulanması gereken bedbaht bir miras bırakmıştır.
Osmanlı Devleti’nin 19.yy’da hukuksal reformlar sürecine girmesi ve yine aynı asırda İran’da daha ağır ancak benzer bir sürecin başlamasıyla beraber 19.yy’da farklı mezheplerden ve inançlardan toplumlar arasında barışçıl bir hafıza inşaa etme umudu yeşermiştir. Nitekim Sultan 2. Abdülhamid döneminde Dersimli Aleviler’in Aşiret mekteplerine kabul edilmeye başlanması, Irak’ta ve Yemen’de Şiiler’in ibadet özgürlüğünün bu sulh ortamında tesisi bu umudun yeşermesine yönelik müspet gelişmeler olmuştur. Sultan 2. Abdülhamid’in Hilafet Politikasını, salt bir “Sünni bir mezhebi şemsiye” altından çıkararak, İslam Toplumlarının Birliğine yönelmesi politikası neticesinde 16.yy-18.yy arasında vuku bulan mezhep kavgası ve katliamlarının önüne 19.yy’da ve 20.yy’da nispeten geçilebilmiştir.
Sayın Başkan,
1.Dünya Savaşına Osmanlı Anayasasını askıya alarak giren cuntacı troyka rejimi döneminde dahi 2. Abdülhamid Döneminin politik bir başarısının sonucu olarak Irak’ta, Yemen’de ve Dersim’de Alevi ve Şii Osmanlı Vatandaşları düvel-i muazzama denilen devrin süper güçlerine karşı Osmanlı’nın Sünni vatandaşlarıyla birlik ve beraberlik içerisinde olmuşlardır. Nitekim, 1912-1922 arası on yıl savaşlarının neticesinde Hilafet Kurumunun kaldırılması gündeme geldiğinde, İstanbul Barosunun Cumhuriyet dönemi ilk başkanı olan ve Meşrutiyet-i Sani döneminde Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Dersimli Mebusluğu da yapan Lütfi Fikri Bey ilk muterizlerden biri olmuştur. Türkiye dahilindeki bu itiraza Hindistan’da Sünni ve Şii olmayan İsmaili Mezhebin temsilcisi olan ve dönemin Hindistan İslam Birliği Başkanı olan Ağa Muhammed Han’ın da iştirak etmesi dikkat çeken tarihi gelişmelerdendir. Bugün bazıları tarafından “Gericilik” olarak telakki edilen Lütfi Fikri Bey’in 1924 yılı sürecindeki itirazı, Cumhuriyet’in diktatoryal bir sürece evrilmesine mani olmaya çalışan, gelenek ile modernite arasında denge kurmak isteyen, Osmanlı’nın devamı olan yeni Türkiye Devleti’nin istikbali ve huzuru için uyarıcı bir işlev içermekteydi. Lütfi Fikri Beyin bu itirazı, onun İstiklal Mahkemesinde idam cezasıyla haksız yere yargılanmasına neden olmuş ve 1924 senesinde 5 yıl hapis cezası almıştır. Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey, 1908-1912 arasındaki Dersim Mebusluğu sırasında Osmanlı’yı yıkıma götüren İttihat ve Terraki Cemiyetine karşı muhalefetiyle de dikkat çekmiş, Osmanlı’da çok partili hayatın önemli sivil liberal-demokrat şahsiyetlerinden biri olarak tarihimizde kendisine rahmet okunacak bir yer edinmiştir.
Sayın Başkan,
1908’de Sultan 2. Abdülhamid’in bir iç savaşı önlemek için yürürlüğe koyduğu Anayasa neticesinde Osmanlı Toplumu çok partili hayat ile demokrasi tarihimizin çoğulculuğunu yansıtan 1908-1913 arası bir döneme tanıklık etmiştir. 1909 yılında yapılan Anayasa değişiklikleri ile Meclis’in fonksiyonu güçlendirilmiştir. Ancak 1913 yılında yapılan darbe ile Anayasanın askıya alınması neticesinde 19.yy’da inşaa edilen “Osmanlıcılık” kimliği, 1915 Sevk ve İskan Kanunu uygulaması neticesi ile ağır bir darbe almıştır. Bu darbe döneminin büyük faciasına karşı devlette devamlılık esastır ilkesi gereği Sayın Cumhurbaşkanlığı Makamının Osmanlı Ermenilerinin tehcir sırasında maruz kaldıkları katliam ve kötü muamelelerden ötürü, 2014 yılından bu yana her sene 24 Nisan’da yayınladığı taziye ve anma mesajı, geçmişin bu kederli ve travmatik hafızasının yeni bir kardeşlik bilinci ile inşaası açısından umudu ayakta tutmaktadır.
Sayın Başkan,
Geçmişi değiştirmek mümkün değildir. Ancak 1876’dan günümüze uzanan anayasal demokrasi deneyimlerimiz, çok sesliliğin, çok partili siyasal hayatın ve temel hak ve hürriyetlerin korunmasının ne kadar elzem olduğunu ortaya koymakta ve geleceğimizi barış ile umut içinde inşa etmek için bize ışık tutmaktadır.
Tevfik Fikret, 1912’te Meclis-i Mebusan’ı fesih eden ve 1913’te cunta yönetimi kuranlara şu dizeleri yazmış ve söylemiştir;
Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken
Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;
Millet yaşamaz, meclisi müstahkar olurken
İğfal ile tehdit ile titrer ve sinerse;
Millet yaşamaz maşer-i millet boğulurken!
Sayın Başkan,
Şair ve Filozof Tevfik Fikret’in, Meclis’in Feshine ve İTC Darbesine karşı Meclis’i ve Millet’in Hürriyetini savunduğu bu dizelerden yıllar sonra Ankara’da işgal ve savaş döneminde dahi TBMM çatısı altında 1920’den başlamak üzere çok gruplu çok sesli siyasal bir hayata geçilmesi, farklı fikirlerin 1.Meclis çatısı altında olması 1915 gibi girdaba girmemek adına önemli bir süreçti.
Osmanlı Mebusan Meclisinin devamı olan 1. Ankara Meclisinin çok gruplu, tezat fikirli ancak uzlaşma ve denetim yönü güçlü yapısı olmasaydı askeri ve politik bir galibiyet mümkün olabilir miydi? Haricen bakıldığında savaş şartlarında menfii görülebilecek bu durum tam aksi şekilde 1912 Meclis Feshi, 1913 Darbesi ve 1915 Faciası girdaplarından Millet İradesini kurtarmıştır. Buna mukabil 2. Meclis’in teşekkülü ve devamında savaş dönemindeki asgari politik demokratik çoğulculuğun ve tecrübenin korunamaması, siyasal ve toplumsal hafızamızda derin ve acı izler kalmasına neden olmuştur.
Sayın Başkan,
1925 yılında Şeyh Said’in, Cumhuriyet’in Redd-i Osmaniye politikasına tepki olarak başlattığı, kırsaldaki Zaza aşiretlerinden din-tarikat bağı nedeniyle destek gördüğü, milli yönden ziyade sosyal ve dinsel yönü güçlü olan isyan bahane edilmek suretiyle 1925’te Takrir-i Sükun Kanunun çıkarılması, bir girdap oluşturmuştur. Takrir-i Sükun Kanunu, 1860’larda İttifak-ı Hamiyet ve ardından Genç Osmanlılar ile başlayan sivil muhalif demokratik hareket gelişim sürecimize ülke sathında kalıcı bir neşter vurmuş, 1.Meclis’in çok sesliliğini girdapta boğacak bir dikta girdabına ülkeyi sürüklemiştir.
Basın Hürriyeti, Düşünce ve ifade hürriyeti üzerinde 4 sene devam eden kanunun ağır uygulaması ve İstiklal Mahkemelerinin korkutucu gücü neticesinde hem Avrupa’ya yeni bir sürgünler dalgası başlamış hem de Sultan 2. Abdülhamid’in eleştirilen istibdat dönemi dahi mumla aranır olmuştur. İstiklal Harbi mücadelesinde yer alan pek çok münevver, şair, politikacı ve asker fikirlerinden dolayı haksız yargılamalara maruz kalmış, kimilerinin gıyabında yargılamalar yapılmış ve vatan toprağını işgalden kurtarmak için mücadele etmiş Halide Edip gibi demokrat ve hümanist kalemler yurtdışına iltica etmek durumunda kalmışlardır.
Şeyh Said Meselesi bahane edilerek, Terrakiperver Cumhuriyet Fıkrasına yakın liberal-demokrat bir çizgide yer alan Ali Fethi Okyar’ın Başbakanlık’tan alınması ve yine TFC’nin kapatılması, Cumhuriyet’in demokratik temeller üzerinde inşaasının önüne geçmiş ve yasama-yürütme üzerindeki sivil muhalif denetimi ortadan kaldırmıştır. Bu süreç, 1. Meclis’te bulunan beş Dersimli Mebus’tan biri olan Hasan Hayri Bey’in hukuksuzca idamına da neden olmuştur. Oysaki Hasan Hayri Bey, Şeyh Said’in ve Şeyh Şerif’in hareketi içinde olmamış, suç teşkil edebilecek adli fiillere (yağma vb.) de iştirak etmemiştir. Buna karşın, 1925-29 arası süreçte Dersim Vilayet olmaktan çıkarılmış, TBMM’de Dersimliler’in temsiliyeti sona erdirilmiştir. Dersimliler aleyhinde merkezi hükümet ve askeri bürokrasi, Dersimliler’i 16.yy-18.yy arası mezhebi çatışma süreci algısıyla dışlayan ve Dersimliler’i bir “Mesele” olarak gören bir süreci inşaa etmeyi tercih etmişlerdir.
Sayın Başkan,
1935 yılında çıkarılan Tunceli Kanunu Rejimi ile birlikte Dersim Bölgesi Tunceli adı altında askeri-kolonyal bir idare rejim sistemine ve anayasal haklardan ayrıksı bir gayri-vatandaşlık hukukuna tabii tutulmuştur. 4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun aldığı karar ile başlayan ve 1938 yılı boyunca devam eden Dersim Harekâtı (Dersim Faciası/Tertelesi), yakın tarihimizin en acı ve en trajik olaylarından biri olarak hafızalarımızda yer almaktadır. Bu süreçte binlerce sivil kadın, çocuk, yaşlı ayrım yapılmaksızın katledilmiş, on binlercesi zorunlu sürgüne gönderilmiş, köyler yakılıp yıkılmıştır. Resmi belgelere göre yaklaşık 13.806 sivil Dersimli öldürülmüş, 11.818 arası sivil Dersimli batı illerine sürgün edilmiştir. Kayıt dışı bırakılan, katledilmiş sivil vatandaşların sayısının, resmi rakamın 2-3 katı olduğuna ilişkin araştırmalar ve görüşlerin de mevcut olduğunun da ayrıca altını çizmek isteriz.
Sayın Başkan,
1937-38 yılları içerisinde katledilenler içerisinde yukarıda tarihsel serencamda andığım 1. Dünya Harbinin savaş gazileri vardır. Çanakkale, Yemen ve Sarıkamış cephesinin Dersimli binlerce gazisi, 1937 ve 38 yıllarında saha tarama operasyonları altında katledilmişlerdir. Bu harekat sırasında ordudan önceden emekli olmuş ve katledilmiş Dersimli subaylar vardır. Elazığ’da, Harput’ta ortaokul ve liselerde okuyan, yaz tatili nedeniyle köylerine dönmüş yüzlerce Dersimli öğrenci katledilmiştir. Mağaralara iltica etmek durumunda kalmış binlerce kadın ve çocuk katledilmiştir. 1. Meclis’in Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın tüm aile erkek efradı katledilmiştir. Anne karnındaki çocuklar süngü ile paramparça edilmişlerdir. Katliamlardan kurtulmayı bir şekilde başarabilmiş tanıkların kayıtlara geçmiş olan anlatıları, bugün dahi hepimizin tüylerini diken diken etmektedir.
Sayın Başkan,
Yazar Necip Fazıl Kısakürek’in Son Devrin Din Mazlumları adlı kitabını okumuş olduğunuzu tahmin ediyoruz. Necip Fazıl, 1944 yılında askerlik vazifesini icra ederken katliama katılmış subayların olay anlatımlarını ve askerlik sonrası katliamdan sağ kurtulmayı başarmış Dersimliler ile yaptığı tanıklık kayıtlarını, 1969 yılında yayınladığı kitapta kamuoyu ile paylaşmıştır. Necip Fazıl’ın kitabında, Dersim’de 50-60 bin arasında sivil halkın katledildiği genel hatlarla yazılmaktadır. Yine aynı eserde özel katliam anlarına yönelik vaka anlatımları da yürekleri dağlayan şekilde mevcuttur.
Sayın Başkan,
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 23 Kasım 2011 tarihinde Başbakanlık Makamında bulunduğu sırada yaptığı açıklamada, resmi belgelere dayanarak Dersim Harekatı sırasında 13 bini aşkın Dersimli sivilin öldürüldüğünü ve binlerce kişinin yerinden edildiğini belirterek şu ifadeyi kullanmıştır: “Eğer devlet adına özür dilenecekse ve böyle bir literatür varsa, ben özür dilerim ve diliyorum.”. Sayın Erdoğan bu tarihi açıklamasıyla Dersim’de 1937-38 yıllarında yaşananların “aydınlatılmayı bekleyen bir facia” olduğunu vurgulamıştır.
Sayın Başkan,
2011-2013 yılları arasında hukukçu olan şahsımın da dahil olduğu bir grup aktivist, TBMM nezdinde Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulması için dilekçe kampanyası başlattık. Bu dilekçe hareketi neticesinde 5233 Dersimli Ailenin Dersim Faciasından kaynaklı taleplerini içerir dilekçesi, TBMM’ye ulaştı ve TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde Dersim Alt Komisyonu teşekkül etti ve çalışmalara başladı. Ancak 2015 senesinde yapılan seçimler neticesinde komisyon lağvedildi ve TBMM Başkanlığı Dilekçe Komisyonu tarafından şahsım da dahil olmak üzere 5233 Dersimli aileden ferdin müracaatına olumsuz cevap verildi. Bu dilekçelerin tekrardan iş bu talep ve mektubumla birlikte tekrardan değerlendirilmeye alınmasını hak arama hürriyeti ve demokratikleşme sürecimiz açısından elzem gördüğümü belirtmek isteriz.
Sayın Başkan,
İstiklal Marşının yazarı Şair Mehmet Akif Ersoy’un,
“Bastığın yerleri “toprak” diye geçme tanı, düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” mısrasının mana ve vücut bulduğu yerlerden biri de Dersim’dir. Şu an dahi, Dersim’de 1937-38 tarihleri arasında katledilmiş, kefensiz şekilde toplu mezarlara yatan binlerce insanın naaşı bulunmaktadır. Bu toplu mezar noktalarından biri olan Tunceli ili Hozat İlçesi Karabakır/Bargini köyü Seke Sure adlı mevkii de katledilenlerin soyundan gelen ailelerin tarafıma ulaşmaları ve hukuki yardım istemeleri neticesinde 2014 yılında Hozat Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat edilmiştir.
Savcılık makamının resmi tarih anlayışından gelen tereddütleri ve itirazları sonucunda toplu mezarın açılması talebimiz reddedilmiş ve tarafımızca Tunceli Sulh Ceza Hakimliğine itiraz edilmiştir. Tunceli Sulh Ceza Hakimliğinin AİHS ve AİHM içtihatları kapsamında verdiği karar neticesinde 2015 yılında Hozat-Karabakır-Seke Sure mevkiinde adli tıp uzmanlarının eşlik ettiği 3 günlük toplu mezar kazısı yapılmıştır. Bu kazı neticesinde 1938 yılı Ağustos ayında yapılan askeri harekat sırasında aralarında dönemin köy muhtarının olduğu da katledilen 11 Dersimli sivil vatandaşımızın naaşlarına ulaşılmıştır. Toplu mezardan muhtarlık mührü, kadın ve kız çocuklarına ait kişisel takılar ve aynalar, üzerinde MKE damgası olan boş mermi kovanları, naaşların yakıldığına dair yangın izleri açığa çıkarılmıştır. Kazı çalışması sonucu toplu mezarda ulaşılan kafataslarından 4’ünün yetişkinlere 7’sinin ise çocuklara ait olduğu adli tıp tarafından tespit olunmuştur. Adli tıp incelemesinden sonra aynı soydan gelen aile bireylerine naaş iskeletler teslim edilmiştir. 4’sü yetişkin 7’si çocuk olan naaşlar Dersimliler’in Alevi Cenaze ritüellerine uygun şekilde aynı bölgede defnedilmiştir. Bugün bu toplu mezarın olduğu yerde bir hafıza anıtı yükselmektedir.
Sayın Başkan,
Tunceli ili Nazımiye İlçesi Dallıbahçe köyü Avlosan mevkiinde bulunan bir başka soruşturmaya konu olan toplu mezarın açılması için yine Tunceli Sulh Ceza Hakimliğinin kararı mevcut iken soruşturma makamınca soruşturma dosyası anayasaya aykırı olarak kapatılmış, Hozat örneğinde ki yargısal sürecin işlemesi engellenmiştir. Şu an Anayasa Mahkemesinde bu vakaa ilgili bireysel başvuru mevcut olup, yargının Hozat’ta ki örnek adli vakada gösterdiği pratiğin sergilenmesine dair bağlayıcı bir karar beklenmektedir.
Erzincan Zini Gediği Toplu Mezar Soruşturma dosyası ise Erzincan Yerel Yargısı tarafından kapatılmış, Emsal Hozat Savcılık Soruşturma süreci de keza nazara alınmamıştır.
Yargının toplu mezar soruşturma süreçlerine ilişkin birbirinden farklı ve tezat kararları şu an adalet adına iç acıtmakta ve katledilenlerin soylarından gelenlerin hak arama hürriyetlerini ihlal etmektedir.
Sayın Başkan,
Dersim 1937-38 yıllarında yaşanan facianın başlangıcının bir “İsyan” ile ilgisi yoktur. Çünkü o zamanın ülke sathında pek çok vatan toprağında yaşanan devlet-toplum arasındaki gerginliklerin bir benzeri Dersim’de de yaşanmıştır. Osmanlı’dan Türkiye’ye rejimsel geçiş sonrası tek parti diktatörlüğü altında dönemin askeri ve sivil bürokrasisi, sulh içinde çözülecek sosyal olayların üzerine kör ve orantısız bir şiddetle gitmiş, Dersim ve Dersimliler için “Cezalandırılmış şehir ve halk” politikası tatbik edilmiştir. Dersim’deki karakol ve idarelere Dersimliler’in dil, inanç ve kültüründen bi-haber ve 16.yy-18.yy arası dönemden kalan mezhebi kini muhafaza eden asker-sivil bürokrasisinin atanması devlet-toplum ilişkisini koparmıştır. Dersim’e tek parti diktatörlüğü döneminde atanan askeri ve sivil bürokrasisinin, Tunceli Kanunun keyfi ve hukuksuz hükümlerinden aldıkları cesaretle bir hukuksuz rejimi topluma dayatmaları sonucunda meydana gelen hadiseler “İsyan” denilerek, merkezi hükümete ve kamuoyuna duyurulmuş, katliam için bahane aranmıştır.
Sayın Başkan,
Tunceli Kanunu Rejimi neticesinde Türkiye’de rejim içinde rejim kurulmuştur. Dersimliler, bölgelerine atanan askeri-sivil idarecilerin keyfi ve hukuksuz politikaları neticesinde 1915 yılında sivil Ermeniler’in başına gelecek hadisenin, kendilerinin başlarına gelmesinden korkmuş, devlet içerisinde muhatap olacakları bir iletişim kanalını tek parti döneminin koşulları nedeniyle bulamamışlardır. TBMM’de Dersimliler’in iradesini temsil edecek bir milletvekili yoktur. Ülke genelinde düşünce ve ifade hürriyeti üzerinde ve basın üzerinde ağır baskı ve sansür politikası bulunmaktadır. Tunceli Kanunu Rejimi ile birlikte Dersim Toplumu tecrit altında bir halk muamelesi görmüştür. Bugün Gazze’de yaşanan İsrail ablukasının bir benzeri dönemin tek parti rejimi tarafından Dersim ve Dersimli’ye 1935-1947 yılları arasında tatbik edilmiştir.
Sayın Başkan,
Vatan toprağı Dersim’in altından ortaya çıkan toplu mezarlar ve toplu mezarlarda yapılacak ve yapılması elzem yeni soruşturma süreçleri, Dersimli’nin adalet talep eden feryadına ses verecektir. Tunceli Kanunu Rejiminin bir sonucu olarak Dersim 1937-38’de yaşanan travma ile baş edebilmek için TBMM İradesinin ve Yargının Tunceli Kanunu Rejimiyle yüzleşmesi gerekmektedir.
Bugün gelinen noktada yargı cephesinde Tunceli’de Dersim’in toplu mezar soruşturmalarının kapatılmasına yönelik bir elin düğmeye bastığı düşüncesindeyiz. Yukarıda verdiğimiz emsal toplu mezar açılması soruşturmasına rağmen yargının üzerinde resmi tarih kılıcının sallandığını, yargı mensuplarının bu insani soruşturma süreçlerinde adım atmaktan politik baskılardan dolayı tereddüt ettiğini ifade etmek isteriz.
Sayın Başkan,
Türkiye hepimizindir. Bu devletin kuruluş sürecinde Dersimliler’in müspet ve aktif bir rol aldığı tarihi bir hakikattir. Dersimliler, 16.yy’dan bu yana Osmanlı ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin önce tebaası sonrasında vatandaşı olmuşlardır. Türkiye’nin kuruluş harcında emeği olan Dersimliler’in 1937-38 yıllarında maruz kaldıkları katliamlar ve sürgünler toplum üzerinde büyük bir toplumsal travmaya yol açmıştır. Bu travmanın süreç içerisinde ağır toplumsal tahribatının ortadan kaldırılması için ihtiyacımız olan şey; Hukuku işletmek, resmi tarihteki “Dersim” anlatısını ders kitaplarında değiştirmek, yargı üzerindeki resmi tarihin puslu havasını dağıtmaktır.
Sayın Başkan,
TBMM milletin iradesinin tecelli ettiği en yüksek kurum olarak, tarihi gerçeklerle yüzleşme, mağduriyetlerin giderilmesi ve adaletin sağlanması konusunda aktif bir rol alabilmelidir.
Tunceli Kanunu Rejimi ve sonuçlarının yarattığı yüzlerce toplu mezarda bulunan katledilmiş masum ve masume yaşlı, kadın ve çocuk binlerce Dersimli için TBMM’nin bir taziye ve anma mesajı yayınlaması geç de olsa milli birlik ve beraberliğimize, toplumsal barışımıza katkı sağlayacaktır.
Sayın Başkan,
1.Dünya Harbi sırasında Çanakkale Cephesinde ülkemizi işgale gelmiş ve hayatlarını, savaş sırasında kaybetmiş İngiliz ve Anzak askerleri için geçmişinde taziye mesajı yayınlayarak, kin-düşmanlık ve intikam yerine barış dilini esas almayı başaran devlet iradesinin aynı tavrı 1937 ve 1938 yıllarında Dersim’de katledilmiş on binlerce sivil masum ve masume Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için sergilemesini talep etmenin meşruiyetini anladığınızı ve empati kurabileceğinizi düşüyoruz.
Sayın Başkan,
4 Mayıs Dersim Katliamı ve Sürgün Kurbanlarını anmak adına TBMM Başkanlığı adına bir taziye ve anma mesajının yayınlanması ve 5233 Dersimli’nin TBMM Başkanlığınıza geçmişte sunmuş olduğu dilekçeleri incelemek için tekrardan bir komisyon kurulması için irade göstermenizi tarihi, hukuki ve vicdani bir adım olarak beklediğimizi ifade etmek ister,
Saygılarımızı Sunarız. 28.04.2026
DERSİM 1937-38 için HUKUK, ADALET VE VİCDAN
PLATFORMU ADINA
CİHAN SÖYLEMEZ
Avukat, Yazar