Dersim, tarihsel hafızası, doğaya duyduğu derin saygı ve eğitime verdiği sarsılmaz önemle Türkiye’nin kültürel haritasında hep müstesna bir yere sahip oldu. Ancak son yıllarda bu kadim coğrafyanın üzerinde, Munzur’un serinliğiyle değil, zehrin sıcaklığıyla yayılan bir bulut dolaşıyor. Uyuşturucu, artık kapalı kapılar ardındaki bir söylenti değil, sokak başlarını tutan, okul önlerine kadar sokulan somut bir tehdit haline gelmiştir.

1. Sosyolojik Bir Silah Olarak Uyuşturucu

Dersim gibi toplumsal aidiyet duygusunun güçlü olduğu yerlerde uyuşturucu, sadece bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda bir kimliksizleştirme projesidir. Üretimden koparılan, toprağına yabancılaştırılan ve yoğun bir gelecek kaygısı içine hapsedilen gençler, uyuşturucu tacirleri için "kolay hedef" haline getiriliyor.

Özellikle sentetik uyuşturucuların (metamfetamin gibi) kente bu denli yoğun girmesi tesadüf değildir. Bu maddeler sadece bedeni değil, iradeyi de yok eder. Düşünen, sorgulayan, toplumsal meselelere duyarlı bir gençlik profilinden; sadece bir sonraki dozu düşünen, apolitik ve tepkisiz bir kitleye geçiş, bu kentin ruhuna vurulmuş en büyük darbedir.

2. Ekonomik Çıkmaz ve "Kaçış" İllüzyonu

Dersim’deki işsizlik oranları ve sanayileşmenin yok denecek kadar az olması, gençleri büyük bir boşluğa itiyor. Gençlik, bu boşlukta kendine bir anlam ararken uyuşturucunun sahte vaatlerine çarpıyor.

"Uyuşturucu, umudun bittiği yerde pazar bulur."

Ekonomik olarak dar boğaza sıkışmış bir gencin, uyuşturucu satıcılığını bir "çıkış yolu" veya kullanımını bir "teselli" olarak görmesi, toplumsal çöküşün başlangıcıdır. Bu noktada uyuşturucu, sadece bir madde değil, aynı zamanda yoksulluğun istismar edilme biçimidir.

3. "Dersim’de Herkes Birbirini Tanır" Mitinin Çöküşü

Eskiden Dersim için "Burada yabancı barınamaz, herkes birbirini tanır" derdik. Peki, bu kadar küçük ve birbirine bağlı bir toplumda, bu zehir nasıl bu kadar rahat dolaşabiliyor? Burada iğneyi kendimize batırmanın vakti geldi:

Toplumsal Otosansür: "Aman adımız çıkmasın" korkusuyla ailelerin sorunu gizlemesi.

Denetimsizlik: Sınır geçişleri ve şehir giriş-çıkışlarındaki güvenlik önlemlerinin uyuşturucu trafiği konusunda ne kadar etkin olduğunun sorgulanması.

Kültürel Erozyon: Eski mahalle kültürünün ve kolektif koruma refleksinin zayıflaması.

4. Çözüm: Toplumsal Seferberlik

Bu sorun sadece emniyetin polisiyesiyle veya jandarmanın operasyonuyla çözülemez. Çözüm, topyekûn bir savunma hattı kurmaktan geçiyor:

Eğitim ve Sanat: Gençlerin deşarj olabileceği, kendilerini ifade edebileceği sanat atölyeleri ve spor kompleksleri ücretsiz ve ulaşılabilir olmalı.

Rehabilitasyon Merkezi: Dersim’de bu sorunla boğuşan gençler için donanımlı bir rehabilitasyon merkezi kurulması artık lüks değil, zorunluluktur. Aileler çocuklarını tedavi ettirmek için büyükşehirlere gitmek zorunda kalmamalıdır.

Sivil Denetim: Muhtarlar, yerel dernekler ve baro gibi kurumlar, mahalle mahalle uyuşturucuya karşı bir farkındalık ağı örmelidir.

Sonuç: Munzur Özgür Akmalı

Munzur’un suyuna zehir katılmasına nasıl karşı durduysak, bu kentin damarlarına zehir katılmasına da öyle karşı durmalıyız. Dersim’in geleceği, uyuşturucu tacirlerinin insafına bırakılamayacak kadar kıymetlidir.

Bugün susarsak, yarın konuşacak bir gençlik bulamayabiliriz. Gençlerimize sahip çıkmak; dilimize, kültürümüze ve coğrafyamıza sahip çıkmaktır. Zehir tacirlerine verilecek en güzel cevap, birbirine kenetlenmiş, bilinçli ve sağlıklı bir toplum iradesidir.

Yazarın Notu: Vicdanın Sorumluluğu

Bu yazıyı kaleme alırken sadece bir yazar olarak değil, bu toprakların havasını soluyan, suyunu içen ve bu kültüre borcu olan bir birey olarak masaya oturdum. Dersim’de uyuşturucu meselesini yazmak, bir anlamda "kendi evimizdeki yangını" ihbar etmektir.

Biliyorum ki; bazılarınız "Bu konuları yazmak şehrin imajına zarar verir mi?" diye endişe ediyor. Ancak unutulmamalıdır ki, bir yaranın üstünü örtmek onu iyileştirmez, sadece derinleşmesine ve kangren olmasına yol açar. Gerçek vatanseverlik ve memleket sevdası; sorunları halı altına süpürmek değil, o sorunlarla yüzleşecek cesareti göstermektir.

Sokaklarında korkusuzca yürüdüğümüz, çocukların Munzur’un kıyısında özgürce koşturduğu o huzur iklimini korumak hepimizin boynunun borcudur. Eğer bugün bir gencimizin elinden tutmazsak, yarın kaybedecek bir geleceğimiz kalmayacak. Bu yazı bir itham değil, bir imtihan çağrısıdır. Hepimiz bu sınavdan geçiyoruz: Ya seyirci kalacağız ya da bu kuşatmayı hep birlikte yaracağız.

Karanlığa küfretmek yerine, bir mum da siz yakın. Gençlerimize, onların sadece "istatistik" değil, bizim canımız olduğunu hissettirelim.

Barış İMRE