Munzur ve Pülümür’ün serin sularına, dağlarımızın eşsiz manzarasına sığınan on binler… Bir yandan memleketimizin güzelliklerinin fark edilmesinin gururunu yaşarken, diğer yandan her yaz mevsimi sonunda geriye kalan plastik dağlarına ve kirlenen sularımıza bakıp kahroluyoruz. Dersim’i bekleyen asıl gizli tehlike, madenler kadar yıkıcı olabilen "kontrolsüz turizm" ve onun yarattığı devasa çöp sorunudur.
Dersim, yıllarca süren zorlu süreçlerin ardından doğal güzellikleriyle anılmaya, ülkenin dört bir yanından ve yurtdışından ziyaretçi akınına uğramaya başladı. Elbette insanların doğayla buluşması, yerel esnafın canlanması kulağa hoş geliyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde, doğamızın taşıma kapasitesini fersah fersah aşan bir "kitle turizmi" kabusu yatıyor. Barajlara ve madenlere karşı gösterdiğimiz o haklı ve güçlü refleksi, maalesef vadi boylarına bırakılan çöp yığınlarına karşı tam anlamıyla gösteremiyoruz.
Kapasiteyi Aşan Kitle Turizmi
Turizm, doğayla uyumlu ve sürdürülebilir olduğu sürece bir değerdir. Ancak bugün Dersim’de yaşanan şey bir ekoturizm değil; bir tüketim çılgınlığıdır. Yaz aylarında nüfusunun katbekat fazlası insanı ağırlayan şehir, bu yükü kaldıracak bir altyapıya sahip değil. Vadi boylarında kilometrelerce uzayan araç kuyrukları, rastgele kurulan çadırlar, ormanın derinliklerine kadar giren mangal dumanları ve yükselen gürültü, yaban hayatını adeta kendi evinde mülteci konumuna düşürüyor. Doğayla bütünleşmek için gelenler, farkında olmadan o doğayı yavaş yavaş boğuyor.
Kutsal Sulara Plastik İhaneti
Dersim inancında su, dağ, taş kutsaldır; "Jiyara"dır, "Haqq"ın tecellisidir. Eskiden nehrin kenarına gidildiğinde suya niyaz edilir, suyu kirletmek en büyük günah sayılırdı. Bugün ise Munzur ve Pülümür vadilerindeki mesire alanlarından, yol kenarlarından pet şişeler, naylon poşetler, bebek bezleri ve teneke kutular fışkırıyor. Günübirlik piknikçilerin ve bilinçsiz kampçıların geride bıraktığı bu katı atıklar, rüzgar ve yağmurla doğrudan kutsal saydığımız nehirlere karışıyor. Nehir tabanlarında biriken mikroplastikler, sadece alabalıkları değil, bu sudan beslenen tüm ekosistemi içeriden zehirliyor.
Altyapı Çöküşü ve Atık Sular
Çöpün görünen yüzü kadar, görünmeyen bir de "sıvı" tehlikesi var. Artan turist sayısı, konaklama tesisleri ve yeme-içme mekanları, yerel yönetimlerin altyapı kapasitesini zorluyor. İleri biyolojik atık su arıtma tesislerinin eksikliği veya yetersizliği nedeniyle, kanalizasyon suları ve işletmelerin atıkları yeterince arıtılmadan akarsulara deşarj ediliyor. Suda artan koli basili oranları, hem halk sağlığını doğrudan tehdit ediyor hem de nehirlerin kendi kendini temizleme özelliğini yok ediyor.
Ne Yapmalıyız? Acil Eylem Planı
Bu gizli tehlikeyi bertaraf etmek için suçu sadece "dışarıdan gelenlere" atmak yerine, çuvaldızı kendimize de batırarak topyekûn bir seferberlik başlatmalıyız:
* Ziyaretçi Kotası ve Denetim: Milli park ve vadilere günlük ziyaretçi kotası getirilmeli, rastgele çadır kurmak ve ateş yakmak kesinlikle yasaklanmalıdır. Belirlenmiş kamp alanları dışında konaklamaya ağır cezai yaptırımlar uygulanmalıdır.
* Altyapı Seferberliği: Yerel yönetimler, tüm kaynaklarını ileri biyolojik arıtma tesislerinin kurulmasına ve katı atık geri dönüşüm merkezlerinin kapasitesinin artırılmasına ayırmalıdır.
* Sıfır Toleranslı Temizlik Politikası: Piknik ve mesire alanlarında "kendi çöpünü geri götür" prensibi tavizsiz işletilmeli; vadi girişlerinde poşet kontrolü gibi caydırıcı yerel denetim mekanizmaları kurulmalıdır.
* Ekoturizm Bilinci: Gelen turistlere bölgenin inanç haritası ve doğanın kutsallığı anlatılmalı; doğaya zarar veren turizm anlayışı yerine, yerel rehberler eşliğinde yapılan, doğaya saygılı "ekoturizm" teşvik edilmelidir.
Sonuç olarak; Dersim'i şirketlerin kepçelerinden korumaya çalışırken, kendi ellerimizle ve piknik sepetlerimizle yok etmeyelim. Munzur’un suyu çöp taşımak için değil, özgürce ve temiz akmak için yaratılmıştır. Doğa, ona ihanet edeni eninde sonunda kusar; geç olmadan bu gerçeği görmeliyiz.
Barış İMRE



