Dersim, bir süreden beridir yerel ve ulusal basında, coğrafya ve doğasının güzelliğine yapılan vurgularla dikkat çekiyor.

Burada hem bölge insanı ve yöneticilerinin hem de ziyaretçilerinin uzun yıllar boyunca “şiddet” ile anılan bölgenin, farklı bir yüzünün olduğunu gösterme arayışlarının payı çok büyük. Bunlar elbette ki anlaşılabilir. Masumane de görülebilir…

Ama gözden ve dikkatlerden kaçan bir husus var. O da doğrudan olmasa da bölgenin tek sahibinin sadece “insan” olduğunun düşünülmesiyle alakalı.

Hal böyle olunca parçası olduğumuz bu doğanın diğer canlıları da adeta edilgen bir hale sokulup, ne yazık ki bölgenin “reklamında” araç haline getiriliyor.

Üstelik bu da sadece yine bizim verdiğimiz bir hükümle, o canlıların rızalıkları alınmadan yapılıyor. Merak etmeyin, “nasıl rızalıkları alınacak” dediğinizi duyar gibiyim!

Ama takdir edersiniz ki bugün insanların özel hayatlarına dair de rızalıkları alınmadan çok şey yapılıyor! O nedenle istenmediği sürece hiçbir canlının doğasına ve mahremine girilmeyeceğinin kadim bir rızalık sözleşmesi olduğunu hatırlardan çıkarmamız lazım.

Dolayısıyla buradaki rızalıktan kastım da insan olarak kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri kendileri istemese de diğer canlılara dayatma gücünü kendimizde görmemizle alakalıdır.

Yani bir empati yokluğuna sahibiz. O nedenle, Dersim’i şirin gösterme adına, tabiri caizse “hayvanların masumiyetini kullanıyoruz” desem yeridir.

Şimdi belki bazılarımız, “hayvanların kendi yaşam alanlarından yani habituslarından, kendi istekleriyle şehre indiklerini ya da insanlara yaklaştıklarını” söyleyebilir.

Ama ben buna inanmıyorum!

Bu düşüncemin nedeni de bizim onların yaşam alanlarına müdahale etmemizden kaynaklanıyor.

Çünkü dağda-taşta doğal diyerek yiyecek bırakmadığımız gibi kurdun-kuşun hakkını gözetir bir cömertliğe de eskisi gibi sahip değiliz.

Hal böyle olunca coğrafyamızdaki bu canlıların zorunlu olarak “aşağıya” inmelerini adeta dayatıyoruz. Yani su kaynakları kurutulan yılandan, meyvesi elinden çalınan ayıya kadar onları kendimize mecbur kılıyoruz.

Tabii yaptıklarımız sadece bunlardan ibaret değil. İnsan gibi hayvanın da bir mahremiyetinin olduğunu kabul etmiyoruz. Bundandır ki yavrularını emziren bir annenin drone ile burnunun dibine kadar yaklaşıp, onları rahatsız etmeyi bir hak olarak görüyoruz.

Nasıl bir haksa artık? Bir an için bunların kendinize de yapıldığını düşünsenize!

Doğamız başka insanlar tarafından talan edilirken nasıl ki haklı olarak tepki veriyorsak, bizim de bu doğanın tek sahibi olmadığımızı düşünerek aynı şeyi diğer canlılara göstermemiz gerekiyor.

Geçen gün haberlere de yansıdığı gibi, bir ayının yanına sokulup ısrarla video ve selfi çekenlere yönelik ayının tepkisini izledik. Burada özellikle “saldırı” demiyorum, çünkü hayvanın bir kabahati yok… Şayet bir kabahat varsa tek sorumluluğu insanda.

O nedenle değerli Dersimliler ve Dersim’i sevenler!

Lütfen bu hususta daha duyarlı olalım ve doğadaki sınırlarımızı bilelim. Aksi takdirde Kant’tan mülhem söylersek “haddini aşan insana doğa elbette ki haddini bildirir!”

Çünkü biliyoruz ki bu doğanın hala vicdanlı bir ruhu var. Lütfen ona saygı duyalım!

 

Doç. Dr. Yalçın ÇAKMAK