Yıllar önce kendi kendime şu soruyu sormaya başladım:
“Emekli olduğumda ne yapacağım?”
İnsan yıllarca çalışıyor, üretiyor, kazanıyor. Sonra bir gün “emeklisin” deniliyor ve gelir bir anda küçülüyor. Oysa hayat küçülmüyor. Giderler, ihtiyaçlar, hayaller aynı yerde duruyor.
Ben de yaklaşık yedi yıl önce karar verdim: Emekliliğimde yalnızca gelen maaşı beklemek istemiyordum. Çalışmak zorunda kalmadan, kendi kendine dönebilecek küçük bir işim, devam eden bir gelir kaynağım olsun istiyordum. Ben buna hep “akan para” dedim.
Bunun için İstanbul’da, henüz inşaat aşamasındayken küçücük bir dükkân aldım.
İlk hayalim İtalyan usulü makarnaydı. Sevdiğim bir lezzeti küçük, güzel bir yerde insanlarla buluşturacaktım.
Yıllar geçti.
Bir gün oğlum Ferhat, bir arkadaşıyla iş kurmaktan söz etti. Ben de, “Madem öyle, benim dükkânımı kullanın” dedim.
Almanya’da yaşayan Türklerin Türkiye’ye geldiklerinde özledikleri tatlardan biri de Almanya’daki dönerdi.
İşte o anda fikir doğdu:
Almanya’da alıştığımız o lezzeti İstanbul’a taşıyacaktık.
Ben heyecanlandım. Planlar yaptım. Fakat haftalar sonra oğlumdan gelen cevap bütün hevesimi altüst etti:
“Anne, arkadaşım istemiyor. Bölge bizim konsepte uymuyormuş.”
Benim hikâyem aslında tam orada başladı.
Çünkü o dükkân benim için artık yalnızca dört duvar değildi. Yıllar önce geleceğim için verdiğim bir kararın karşılığıydı.
“O zaman ben yaparım.” dedim.
Nisan ayında bir mimarla anlaştım. Proje yapıldı, fiyat belirlendi. Yüzde yirmi peşinat istendi, gönderdim. Sonra bir ödeme daha, ardından bir başkası…
“Malzemeci parasını istiyor.”
“Usta parasını istiyor.”
“Az kaldı.”
“Haftaya bitiyor.”
“Cumartesi kesin.”
“Pazartesi tamam.”
Ben para gönderdikçe teslim tarihleri değişti.
Sözleşmeye göre 16 Haziran’da teslim edilmesi gereken dükkânın üzerinden haftalar, ardından aylar geçti.
Almanya’da işimi bırakıp İstanbul’a geldim.
Kapıyı açtığımda neye uğradığımı şaşırdım.
Işık vardı. Boya vardı. Görünürde birtakım şeyler yapılmıştı.
Ama bir işletmenin kalbi olacak sistemlerin önemli bir bölümü yoktu.
Havalandırma eksik, gaz eksik, su işleri eksik, cihazlar eksik, elektrik problemleri…
Bir döner dükkânının görüntüsü vardı ama onu çalıştıracak düzen yoktu.
Bundan sonra hayatımın bir dönemi şu cümlelerle geçti:
“Bugün geliyorlar.”
“Yarın takılıyor.”
“Cumartesi kesin bitiyor.”
Cumartesi geldi, olmadı.
Pazartesi geldi, olmadı.
Salı geldi, yine olmadı.
Bu arada kurduğum ekibin maaşını bir buçuk aya yakın kendi cebimden ödedim. İnsanlar işe geliyor ama tamamlanmayan işler yüzünden çalışamıyordu.
Geceleri uyuyamaz oldum.
Enerjim tükendi. Midem bulanıyor, başım ağrıyor, sabah gözümü açtığımda yeni bir sorunla karşılaşıyordum.
Sonunda bir gün:
“Yeter.” dedim.
Yanımdaki çalışanımı aldım. Eksik malzemeleri kendimiz bulduk. Ustaları kendimiz çağırdık. Daha önce parasını vermiş olduğum bazı işleri ve cihazları yeniden kendi cebimden ödedim.
Ve aylarca beklediğimiz bazı işler, doğru insan bulunduğunda bir günde yapıldı.
İnsan o zaman anlıyor:
Bazen sorun işin zorluğu değil, işi teslim ettiğiniz insanın sorumluluk anlayışıdır.
Şimdi dükkânımız açılıyor.
Pizzamız var, hamburgerimiz var ve ikisi de çok güzel oldu. Döner konusunda ise istediğimiz lezzeti yakalayamadığımız için bir süreliğine durdurduk. “Nasıl olsa satarız” demedik. Avrupa’dan bu işi gerçekten bilen birinin gelip ekibimize doğru usulü öğretmesini bekliyoruz.
Çünkü benim için kapıyı açmak yetmiyor.
Doğru yapmak gerekiyor.
Verilen teslim tarihinin üzerinden yaklaşık üç ay geçti.
Şimdi ancak “Bismillah” diyebiliyoruz.
Bu süreçte zaman zaman etrafıma baktım.
Yanımda yükümü omuzlayacak bir eş, baba, kardeş ya da oğul yoktu. Elinden geldiğince bana yardım eden bir dayıoğlum oldu. Ama yükün büyük kısmını tek başıma taşıdım.
Maddi olarak yoruldum.
Manevi olarak yoruldum.
Bazen takatim kalmadı.
Ama vazgeçmedim.
Şimdi kendime tek bir şey söylüyorum:
“Aferin Nimet. Başardın.”
Kendi gücüme neden bu kadar inandığımı da biliyorum.
Yıllar önce bir kış günü Bodrum’dan Almanya’ya tek başıma araba kullanarak gittim. Gece, kar, yağmur, uzun yollar…
O yolculuk bana sınırlarımı öğretmişti.
Ne kadar yorulabileceğimi, ne kadar korkabileceğimi ve bütün bunlara rağmen yoluma devam edebileceğimi orada öğrendim.
Bu dükkân da bana aynı şeyi bir kez daha öğretti.
Ve bütün bu yaşadıklarımdan, özellikle Avrupa’dan Türkiye’ye gelip yatırım yapmak isteyenlere bir söz bırakmak istiyorum:
Akrabamdır demeyin. Dostumdur demeyin. Tanıdığımdır demeyin.
İş iştir.
Sözleşmenizi ayrıntılı yapın. Ödemeyi yapılan işle orantılı yapın. Malzemeyi görün. Ustayı kontrol edin. Teslim tarihlerini mutlaka yazılı alın. Ve mümkünse işinizin başında kendiniz durun.
Çünkü uzaktan gönderilen para çok kolay gider. Ama o paranın nereye gittiğini anlamak bazen insana paradan çok daha ağır bir bedel ödetir.
Ben para kaybettim.
Zaman kaybettim.
Uykumu kaybettim.
Enerjimi kaybettim.
Ama bir şeyi kaybetmedim:
Kendime olan inancımı.
Bugün o küçücük dükkânın kapısından içeri baktığımda yalnızca bir iş yeri görmüyorum.
Orada aylarca mücadele etmiş, defalarca yorulmuş ama yine de vazgeçmemiş bir kadının emeğini görüyorum.
Bazen başarı hiç düşmemek değildir.
Herkes “olmaz” dediğinde bile, “Ben devam ediyorum” diyebilmektir.