{ "@context": "http://schema.org", "@type": "NewsArticle", "mainEntityOfPage": "https://www.dersimekspres.com/haber/olumun-ardinda-kalanlar-aciyi-yasamak-mi-acinin-icinde-yasamak-mi-5006.html", "headline": "ÖLÜMÜN ARDINDA KALANLAR: Acıyı Yaşamak mı, Acının İçinde Yaşamak mı?", "datePublished": "2026-08-09T17:37:00Z", "dateModified": "2026-08-09T17:37:00Z", "description": "", "author": { "@type": "Person", "name": "https://news.google.com/publications/CAAqLQgKIidDQklTRndnTWFoTUtFV1JsY25OcGJXVnJjM0J5WlhNdVkyOXRLQUFQAQ?ceid=TR:tr&oc=3" }, "publisher": { "@type": "Organization", "name": "https://news.google.com/publications/CAAqLQgKIidDQklTRndnTWFoTUtFV1JsY25OcGJXVnJjM0J5WlhNdVkyOXRLQUFQAQ?ceid=TR:tr&oc=3", "logo": { "@type": "ImageObject", "url": "https://www.dersimekspres.com/files/uploads/logo/1ee0fbefe4.png", "width": 110, "height": 22 } }, "image": { "@type": "ImageObject", "url": "https://www.dersimekspres.com/files/uploads/news/default/1786286335-a070e.jpeg", "width": "800", "height": "400" } }

ÖLÜMÜN ARDINDA KALANLAR: Acıyı Yaşamak mı, Acının İçinde Yaşamak mı?

GÜNCEL - 09-08-2026 17:37

Ölüm dünyanın her yerinde aynı biyolojik gerçeği anlatır.

Bir kalp durur.

Bir nefes kesilir.

Bir insan artık yoktur.

Fakat o ölümün ardından başlayan hayat, her toplumda aynı değildir.

Uzun yıllardır Almanya’da yaşayan, Türkiye’nin kültürünü ise hâlâ içinde taşıyan biri olarak iki toplumun yaşlılık ve ölüm karşısındaki davranışlarını gözlemleme imkânım oldu. Ve giderek daha fazla düşündüğüm bir soru var:

Biz ölümü mü yaşıyoruz, yoksa ölümden sonra acının içinde yaşamaya devam etmeyi mi öğreniyoruz?

Türkiye’de aile kavramı hâlâ çok güçlüdür. Yaşlanan anne ve babanın çocuklarının yanında kalması, çocukların bakım sorumluluğunu üstlenmesi toplumun önemli değerlerinden biridir.

Rakamlar da bunun kültürel karşılığının hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor.

TÜİK’in 2023 Türkiye Yaşlı Profili Araştırması’nda 65 yaş üzerindeki insanların yalnızca %5,1’i ileri yaşlarında huzurevinde yaşamayı tercih edeceğini söylüyor. %51,9’u kendi evinde bakım hizmeti alarak yaşamayı, %29,6’sı ise oğlunun veya kızının yanında kalmayı tercih ediyor. (Veriportalı)

Türkiye’de 65 yaş üzerindeki insanların %20,4’ü yalnız yaşıyor; önemli bir bölümü ise eşi, çocukları, gelini, damadı veya torunlarıyla aynı haneyi paylaşmaya devam ediyor. (Veriportalı)

Demek ki aile hâlâ yaşlılığın en önemli sığınağı.

Ama ölüm geldiğinde başka bir kültürel gerçek ortaya çıkıyor.

Biz acıyı neden bu kadar büyütüyoruz?

Babam öldüğünde ben üç yaşındaydım.

O yaştan kalan bazı görüntüler insanın hafızasına fotoğraf gibi yerleşiyor.

Annem kırk gün boyunca yemek yapardı. Yemeği yere koyar ve kendi inancımızın, Alevi geleneğimizin diliyle:

“Yer gök, siz şahitsiniz; onun hayrına bu yemeği veriyorum.” derdi.

Sonra o yemek bir komşuya giderdi.

Ertesi gün yeniden yapılırdı.

Kırk gün…

Bugün bunu düşündüğümde orada yalnızca yas görmüyorum. Bir ritüel görüyorum.

İnsan acısını bir davranışa dönüştürüyordu.

Yemek pişiriyordu.

Paylaşıyordu.

Öleni anıyordu.

Sonra hayat yavaş yavaş yeniden kendi ritmine dönüyordu.

Fakat zaman içerisinde bazı geleneklerimizin biçimi değişti.

Bugün Türkiye’de birçok cenaze evinde, henüz ne olduğunu anlamaya çalışan aile aynı zamanda onlarca hatta yüzlerce insanı ağırlamak zorunda kalabiliyor.

Yemek hazırlanacak.

İnsanlar karşılanacak.

Din görevlisi organize edilecek.

Defin işleri yapılacak.

Gelenler, gidenler, telefonlar, ikramlar…

Ve bütün bunların ortasında sevdiği insanı henüz birkaç saat önce kaybetmiş biri duruyor.

İnsanın tam da hiçbir şey yapmak istemediği anda, yapılacak yüzlerce işi oluyor.

Üstelik bunun ekonomik bir tarafı da var.

Maddi imkânı geniş olan bir aile bunu daha kolay karşılayabilir. Fakat dar veya orta gelirli bir aile için cenaze yalnızca duygusal değil, ekonomik bir yük haline de gelebilir.

Türkiye’de bazı belediyelerin bu yükü fark ederek ücretsiz cenaze hizmetleri, taziye çadırları ve hatta taziye yemeği desteği vermeye başlaması bu nedenle son derece anlamlıdır. Örneğin bazı belediyeler cenaze sahiplerine ücretsiz yemek desteğini açıkça hizmet kapsamına almış durumda. (yarbasi.bel.tr)

Bence üzerinde düşünülmesi gereken model budur:

Acılı insanın görevi misafir ağırlamak olmamalıdır.

Toplumun görevi acılı insanı ağırlamak olmalıdır.

Peki Almanya?

Almanya’da ilk bakışta tam tersini görürsünüz.

Cenaze daha sessizdir.

İnsanlar gelir.

Başsağlığı diler.

Yakın çevre cenaze töreninde buluşur.

Ardından bazen kahve ve pasta, bazen küçük bir yemek eşliğinde ölen kişi anılır.

Ve sonra herkes evine döner.

Dışarıdan bakıldığında bu durum bize soğuk gelebilir.

“İnsan annesini kaybetti, nasıl bu kadar sakin olabilir?”

diye düşünebiliriz.

Fakat yıllar içerisinde şunu öğrendim:

Sessizlik her zaman sevgisizlik değildir.

Tıpkı yüksek sesle ağlamanın her zaman sevginin büyüklüğünü göstermediği gibi.

Burada önemli bir istatistik de benim uzun süre sahip olduğum bir düşünceyi değiştirdi.

Ben Almanya’da yaşlıların büyük bölümünün bakım evlerinde yaşadığını düşünüyordum.

Rakamlar bunun tersini söylüyor.

Almanya Federal İstatistik Dairesi’ne göre 2023 yılında ülkedeki yaklaşık 5,7 milyon bakıma muhtaç insanın %86’sı evinde, yalnızca %14’ü tam zamanlı bakım kurumlarında yaşamaktaydı. Yaklaşık 3,8 milyon kişinin evdeki bakımında yakınları başlıca rolü üstleniyordu. (Destatis)

Demek ki iki toplum arasındaki temel fark sandığımız yerde değil.

Almanlar da yaşlılarını büyük ölçüde evlerinde yaşatıyor.

Fark daha derinde:

Acıya verdiğimiz kültürel anlamda.

Acı sevgimizin ölçüsü müdür?

Türkiye’de ölümden sonra sık duyduğumuz cümleler vardır:

“Mahvoldum.”

“Bittim.”

“İçim yandı.”

“Onsuz yaşayamam.”

“Ben artık nasıl yaşayacağım?”

Bunların hepsi insanidir.

Sevdiğimiz birinin ölümü elbette canımızı yakar.

Fakat bazen farkında olmadan başka bir şey yapıyoruz:

Acının süresini, sevgimizin büyüklüğünün kanıtına dönüştürüyoruz.

Sanki daha uzun yas tutarsak daha çok sevmiş olacağız.

Daha fazla ağlarsak daha sadık olacağız.

Hayata yeniden dönersek ölene ihanet etmiş olacağız.

Oysa yasın amacı ölmek değildir.

Yasın amacı, ölüm gerçeğini ruhumuza yerleştirerek yaşamaya devam edebilmektir.

İşte Almanya ile Türkiye arasında benim üzerinde düşünmeye değer bulduğum fark burada başlıyor.

Bir tarafta acının daha görünür, daha toplumsal ve daha yüksek sesle yaşandığı bir kültür…

Diğer tarafta acının daha mahrem, daha kontrollü ve daha sessiz yaşandığı bir kültür…

İkisinin de eksikleri var.

İkisinin de öğretebileceği şeyler var.

Türkiye’nin aile sıcaklığını kaybetmemesi gerekiyor.

Çünkü yaşlanan bir insan için sevdiği insanların yanında olması hiçbir kurumun kolaylıkla ikame edemeyeceği bir duygudur.

Ama belki Almanya’dan öğrenebileceğimiz bir şey de var:

Yası, geride kalan insanın hayatını cezalandırmadan yaşayabilmek.

Almanya’nın da Türkiye’den öğrenebileceği bir şey var:

İnsanın yalnızca bakıma değil, aidiyete de ihtiyacı olduğunu hatırlamak.

Çünkü yaşlılık yalnızca ilaç saatlerinin düzenlenmesi değildir.

Bir insanın elini tutmaktır.

Adını söylemektir.

Onu hâlâ ailenin ve hayatın bir parçası olarak görmektir.

Belki de doğru olan Türk ya da Alman olmak değildir.

İkisinin arasında daha insani bir yer bulmaktır.

Yaşlımızı yalnız bırakmayacak kadar Doğulu, acımızın içinde kendimizi yok etmeyecek kadar Batılı, ölümü hayatın düşmanı değil, hayatın kaçınılmaz tamamlayıcısı olarak görebilecek kadar da insan olmak…

Çünkü bir insan öldüğünde ona duyduğumuz sevgi ölmez.

Fakat bizim de onunla birlikte ölmemiz gerekmez.

Belki sevdiğimiz bir insanın ardından verebileceğimiz en büyük söz şudur:

“Seni unutmayacağım. Ama yaşamaya da devam edeceğim.”

Ve belki gerçek yas tam da burada biter.

Unutmakla değil.

Hayata yeniden izin vermekle.

Nimet CANPOLAT

Günün Diğer Haberleri