Neolitik yaşam tarzı, bildiğiniz köy yaşam tarzıdır. İnsanlar doğaya bağlı yaşarlar. Tarlalarına, bağlarına, bahçelerine, hayvanlarına, su kaynaklarına, kutsal dağlarına, ağaçlarına bağlı yaşarlar. Yaşadıkları köylerin dışına çıkmazlardı. Gidebildikleri en uzak yerler, civar köylerdir. Doğdukları yerde ölürler.

Tatil yapmazlar, yapamazlar. Sürekli bakıma muhtaç bağları, bahçeleri, tarlaları, hayvanları vardır. Başka diyarları keyif için gezecek kadar paraları yoktur. Yaşam ciddi sorumluluk isteyen iştir. Eğlenceye, keyfe karşı tutumları minimalisttir. Devletle işleri yoktur. Sorunlarını halletmek için devlet kurumlarının olduğu yere gitmezler. Davalarını kendi içlerinde çözerler. Giyimlerini, kap kacaklarını kendileri üretirler. Üretemediklerini tüccar (çerçi) getirir ayaklarına kadar. Devletin onlarla işi olduğunda devlet gelir. Vergisini, askerini alır gider.

Kendi sorunlarını çözebilmek, sosyal yaşamlarını düzenleyebilmek için kuralları, ritüelleri, inançları, kurumları vardır. Tüm bunları hayata geçirmekle, denetlemekle sorumlu az sayıda insan vardır. Bu insanlar geleneksel kurallarla, geleneksel normlara dayalı olarak belirlenirler. Seçim çok ender olmakla birlikte genellikle görev devri şeklinde belirlenirler. Usta çırak, öğrenci ilişkisi biçimindedir ancak buradaki çırak, genellikle ustanın veya yetkin kişinin ailesinden biridir. Halefin selefi, kendi ailesindendir. Nüfusun az olduğu, okulun olmadığı bu yaşam koşullarında bu yöntem en işlevsel yöntem olarak öne çıkar.

Bu toplumlar, yaşadıkları coğrafyanın dışında kalan dünyadan habersiz değiller. Hatta dış dünyaya karşı olan ilgileri, modern kentlerde yaşayan insanlardan daha fazladır. Öğrenmek konusunda ve öğrendikleri her yeni bilgiyi paylaşmak konusunda oldukça isteklidirler. Dar coğrafik alanlar ve kendini tekrarlamaktan öteye geçemeyen yaşam biçimleri, insanın dışarıya, başka olana, farklı olana ilgisini diri tutar.

Bu topluluklar modern kentlere göçtüklerinde tüm dünyaları altüst olur. Hele ki yasaklı kültürlere mensup iseler bu altüst oluş travmatik boyutlara ulaşabilir. Genellikle şehirlerin çeperlerinde yoğunlaşırlar. Şehrin ve devletin baskısını yoğun hissederler. Sorunlarını kendi aralarında değil, devlet kurumlarında çözmek durumunda kalırlar. Su gibi, doğada ücretsiz ve sınırsız kullandıkları birçok girdiyi sınırlı ve ücretli kullanmak zorunda kalırlar. Kendi sosyolojik hiyerarşileri yerine şehrin hiyerarşisine uymak zorunda kalırlar. Onlar kente uyum sağlamakta zorlanırken kent de üstenci bir tutumla onları kabullenmeye yanaşmaz. Devlet için ise uygarlaştırılması gerek, eğitilmesi gereken, dikkat edilmesi gereken primitif topluluk muamelesi görürler.

Ülkemizde Alevilerin sorunlarının en yakıcı olduğu süreç, bu göçlerle başladı. Göçe kadar maruz kaldıkları baskılar, katliamlar, kendi iç dayanışmalarıyla bir şekilde katlanılır kılınabildi veya iyileştirilebildi. Kendi kurumları, kendi kuralları, kendi yaşam biçimleri ile kendi yaralarını sarabildiler. Kendi deyimleri ile “iri ve diri” kalabildiler. Ancak şehirlere göç etmek zorunda kaldıklarında dayanılmaz bir çözülme yaşadılar. Kurumları dağıldı. Kuralları, gelenekleri dağıldı. Şehirlerin sunduğu o olanaklar yeni jenerasyonları olanaklardan faydalanmaya, modern dünyaya uyum sağlamaya yöneltti. Okuma yazma öğreniyorlardı. Dış dünyayı hiç olmadığı kadar fazla ve hızlı öğreniyorlardı. Yeni fikirlerle, yeni olaylarla tanışıyorlardı. Dünyaya bakmaları için önlerinde yeni pencereler, yeni biçimler, yeni ideolojiler vardı. Sosyal hafızalarındaki değerler doğrultusunda bu yeni dünyaya uyum sağlamaya ve onun olumsuzluklarını gidererek onu dönüştürmeye yöneldiler. Kentin çeperlerinde, üniversitelerde, fabrikalarda büyük hareketliliklere ortak oldular. Özellikle “68 hareketi” diye bilinen ve tüm dünyada esen o büyük rüzgârın da gücüyle büyük bir coşkuyla inançla hareket ettiler.

70’li yılların ilk yarısından itibaren, ABD’nin başını çektiği kapitalist/Emperyalist dünya, özellikle gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada ardı ardına darbeler düzenledi. En geri, en ilkel ideolojileri iktidarlara taşıdı. Bu sürecin karşısında durabilecek tek güç olan sosyalist blok çözülmekle, kendi iç sorunlarıyla meşguldü. Türkiye’de ise kâbus gibi bir darbe yaşandı: 12 Eylül darbesi. Ülkeyi hallaç pamuğu gibi savurdu. Sağdan sola kadar tüm ideolojiler bu savrulmadan nasibini aldı. Ancak, diğerleri sistemle uzlaşmanın yollarını bulurken, sosyalistler ve Alevilerin bu şansı olmadı. Uzun yıllar süren arayışların sonucunda Alevi olanlar çareyi kendi köklerine dönmekte buldular ancak kökleri olan bir ağaç bulamadılar. O ağacı yeniden inşa etmeye giriştiler. Ancak bu defa sistemin “yasaklı” ağacı yerine, sistemle uyumlu bir ağaç olacaktı. Binlerce yıllık gelenek, felsefe, inanç, kurumlar yerine sistemle barışık bir inanç, sistemin yasaları çerçevesi içerisinde kurulan kurumlar ve sistemin ritüellerine uyarlanmış ritüeller. Yılda birkaç kez yapılan cem ayinleri İslamiyet’teki Cuma ayinlerine veya Hristiyanlıktaki Pazar ayinlerine uyarlanarak perşembe günlerine alınarak haftalık hale getirildi. Dergâh, ocak kurumu derneklere, federasyonlara dönüştürüldü.

Çok bilgiye sahip olmak, dünyayı okuyabilmek, bu tür büyük sorunların, travmaların çözümünde işe yaramıyor. Bu nedenle Alevi aydınları(!) yerelliğin dışına çıkamadılar. Ülkenin en çok okuyan, modernliği en kolay kabul eden bu insanlar, başka ülkelerde dahi yaşamış olmalarına rağmen yerelliğin ötesine geçemediler. Toplumu ileriye yönelik dönüştürmek yerine, toplumun sınırları içerisine hapsettiler kendilerini. Bununla da yetinmeyip o sınırları iyice daralttılar. Bunun nedenlerinden biri olarak; geçmişte sosyalist hareket içerisindeyken Aleviliği dışlamış, küçümsemiş olmalarının getirdiği suçluluk duygusunu da görmek gerek. Bu tür büyük dönüşümler aydınlanma ile mümkündür. Alevilerin aydınları ise yerelliği aşamadı. Onların aydın niteliği “yerel aydın” olmanın ötesine geçemedi. O nedenle yeni hayata uyum sağlama süreci yerine kendi yapay veya yöresel çelişkilerini tartışarak, kavga ederek yaşamaya devam ediyorlar. Aydınlanmadan önce bir manifesto oluşturmaları gerekiyordu, bunu yapamadılar. Düşünemediler bile. Aleviliğin tarihsel köklerindeki doğa sevgisi (rızalık, can kavramı, ağacın ve suyun kutsallığı) aslında bugünün yeşil politika ve ekolojik hareketlerine rehberlik edebilecek potansiyeldedir. Kendi felsefelerindeki derin ekolojik ve hümanist özü, bugünün küresel iklim krizine karşı evrensel bir manifestoya dönüştürmeyi dahi düşünemediler. Alevi aydını olarak tanınan birkaç kişiye aydınlanmanın gerekliliğinden bahsettiğimde heyecanlandılar, kabul ettiler. Ancak sonraki süreçte kendi cemaatlerini oluşturma çabasına giriştiler ve orada boğulup kaldılar. Manifesto, kendini ve karşısındakini tarif eder, tanımlar ve konumlandırır. Tepkisel değil kurucu, öncü niteliktedir. Mezhep olup olmadığı veya İslam içi olup olmadığı savunmasından çıkıp dünyaya kendi felsefi sorularını soran, kendi cevaplarını veren bir düzeyde olmalıdır. Bunun için her şeyden önce tarih bilgisi gerekir. Alevi toplumunun niteliğini belirleyen inancı, paradigmayı, kültürü bilmeyi ve anlamayı gerektirir. Karşısındakiyle ve yeni hayatla kendi arasındaki çelişkileri görebilmeyi, tarif edebilmeyi gerektirir. Özeleştiriyi ve değişimin dinamiklerini, yöntemlerini belirlemeyi gerektirir. Ancak Alevi Aydınları bunu yapamadılar, anlayamadılar, farkına bile varamadılar. Her biri, Alevilik dışında sahip olduğu ideoloji, siyasi perspektifle Aleviliğe çözüm üretmeye, kalıp biçmeye çalıştı. Çoğunluğu, kendisini yasaklı niteliğe büründüren sistemin partilerinden birinin şemsiyesi altına sığınmaya çalıştı. Aydın olmaktan ne kadar uzak olduklarını ispatlamaya çalışırcasına, Aleviliği sadece inanç dar kalıbına sığdırdılar. O kalıbı daha çok daraltmak istercesine, Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi olup olmadığı sorunsalına hapsettiler.

Modern dediğimiz dünyanın, tarihte hiç görülmemiş nitelikte bir değişimle hızla dönüştüğü bu zamanda Alevilerin yapabilecekleri hiçbir şey kalmadı. En modernlerinin, Avrupa’da yaşayanlarının dahi büyük bir tutkuyla çocukluklarındaki dünyayı özlemelerini göz önünde tutarsak nostaljik hayaller kurmanın ötesinde yapacak bir şeyleri yok. Bir yandan yozlaştırdıkları kurumları içerisinde basit çıkar hesapları kavgalarına inançlarını alet ederken öte yandan cehaletin girdabında hızla düşmeleri, onları zihinsel olarak, neolitiğin de gerisine itmiş durumdadır. Günü ve geleceği unutmuş, geçmişe doğru sürekli bir koşu halindeler. Talepleri cemevlerinin ibadethane olarak tanınması, şikayetleri ise asimilasyon. Güncele ve geleceğe dair hiçbir talepleri yok. Kültürlerini kent yaşamına nasıl uygulayacakları veya kendilerine özgü bir kent yaşamını nasıl oluşturacaklarına dair hiçbir talepleri, çabaları yok. Küresel ısınmanın gıda kıtlığını, küresel göçleri, sağlık sorunlarını hızla büyüttüğü bu dönemde, küresel ısınmaya yönelik bir programları yok. Hukuka, adalete yönelik hiçbir eleştirileri, programları, önerileri yok. 50 yıldır yaşadıkları ülkeyi kasıp kavuran etnik soruna yönelik bir çözüm önerileri yok. Sürekli bilime vurgu yapmalarına karşın bilimsel eğitime yönelik, bilimin yaygınlaşmasına yönelik hiçbir çabaları ve programları yok. Yüzlerce kurumlarından hiçbirinin bilimsel bir çalışması yok. Gelir adaletsizliğine, üretim sorunlarına yönelik ele avuca sığar bir eleştirileri ve çözüm önerileri yok. Köylerden kentlere göçmüş, kent yaşamı geliştirememekle kalmamış, köylerde sürdürdükleri binlerce yıllık yaşam biçimlerini, kültürlerini yitirmiş bir halde, şaşkınca bir çırpınıştan öte yapabildikleri hiçbir şey yok.

Aleviliğin tarihsel paradigması; toprağı "ana", suyu "aziz", her canlıyı "can" olarak gören ve rızalık esasına dayanan derin bir ekolojik felsefeye sahiptir. Kentleşme öncesinde bu toplulukların doğayla kurduğu bağ, bugünün dünyasının en büyük arayışı olan çevre etiğinin ve sürdürülebilir yaşamın ta kendisidir. Ancak yerelliğe sıkışan modern Alevi aydını, kendi inanç evreninin kalbinde yatan bu evrensel ve ekolojik özü, bugünün küresel iklim krizine, kapitalist talana ve yabancılaşmaya karşı küresel bir manifesto haline getirmeyi akıl edemedi. Kendi kadim felsefelerini modern dünyaya tercüme etmek yerine, onu kentin çeperlerinde eriterek geçmişin romantizmine hapsettiler. Kendi özgün ontolojilerini (varlık felsefelerini) kuramadıkları için de sistemin yarattığı her kriz dalgasında köklerinden biraz daha koparak şaşkın birer izleyiciye dönüştüler.

Bütün dünyaya kendini dayatmış olan “insanın geleceğinin ne olacağı” sorunsalı; hele ki modern dünya büyük veri (big data) ve algoritmalarla kimlikleri eritirken, çağın içinde kendine yer bulamamış, kendini ifade etmeyi başaramamış olanların önünde çok daha acil ve hassas bir gerçeklik olarak duruyor.

Zülfü AKAR