Gücün tek merkezde toplanması, devleti dış tehditlere karşı güçlendirir mi yoksa savunmasız mı bırakır? İran’ın "MOSSAD masası" trajikomedisinden Platon’un uyarılarına kadar, baskıcı rejimlerin emperyalist ve siyonist emellere nasıl kapı araladığını mercek altına alıyorum.

"Korumakla görevli olanların, yıkmaya karar verdikleri bir devleti kimse kurtaramaz." — Platon

Bu söz, günümüzde bazı Ortadoğu ülkelerinde görülen tek adam yönetimleri ve katı dini rejimler için adeta bir uyarı niteliği taşıyor. Karar alma süreçlerinin tek bir kişinin eline toplanması, devletin kendi vatandaşına karşı baskıcı ve görmezden gelen bir yapıya dönüşmesine yol açıyor. Halkın iradesi susturuluyor, toplumsal gerilimler artıyor ve kamu kurumları etkin işlevlerini yerine getiremiyor. İran örneğinde olduğu gibi, baskıcı uygulamalar halkı karşısına almakla kalmıyor, aynı zamanda ülkeyi hem iç hem de dış tehditlere karşı savunmasız hâle getiriyor.

Güç Yoğunlaşması ve Halkın Baskı Altında Kalması

Tek adam rejimleri, devlet mekanizmalarının şeffaflığını ve denetlenebilirliğini ortadan kaldırıyor. Karar alma süreçlerinin merkeziyetçi hâle gelmesi, halkın taleplerinin göz ardı edilmesine yol açıyor. Bu durum, sadece toplumsal huzuru bozmakla kalmıyor; uzun vadede ekonomik ve sosyal çürümenin de kapısını aralıyor.

Güvenlik ve İstihbarat Perspektifinden İronik Risk

Toplumuyla gerilim yaşayan yönetimler, enerjisinin büyük bölümünü iç denetime ve muhalif kontrolüne ayırmak zorunda kalır. Bu durum devletin bağışıklık sistemini zayıflatır ve dış tehditlerin analiz edilmesini zorlaştırır. İç güvenlik paranoyası arttıkça gerçek tehditler gözden kaçabilir.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri, eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad tarafından dile getirilen şu iddiadır:

“İran, MOSSAD ajanlarını hedef almak için özel bir birim kurdu; ancak bu birimin başındaki kişinin kendisinin bir Mossad ajanı olduğu ortaya çıktı.”

Bu örnek, liyakatin yerini sadakatin aldığı sistemlerin ne kadar kolay sızılabilir hale gelebileceğini gösteren çarpıcı bir uyarı niteliği taşır. Kendi toplumunu tehdit olarak gören bir devlet, gerçek tehdidin nereden geldiğini fark etmekte gecikebilir.

Emperyalist ve Siyonistlerin Eline Koz Verilmesi

Merkeziyetçi ve baskıcı yönetimler, dış güçler için manipüle edilebilir bir ortam oluşturuyor. Günümüzde dünya finansının ve küresel güçlerin büyük kısmının belirli bir grubun elinde olduğu, dolayısıyla küresel karar mekanizmalarının sınırlı bir güç çevresi tarafından şekillendirildiği bilinmektedir. Bu bağlamda, Siyonistlerin de içinde bulunduğu bazı küresel aktörler, zayıf ve merkeziyetçi rejimleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabiliyor. Baskıcı yönetimler istemeden de olsa emperyalistlerin ve küresel finans çevrelerinin ekmeğine yağ sürüyor.

Halkla Yönetim Arasındaki Uçurum

Baskıcı rejimler, halkın taleplerini göz ardı eder ve toplumsal gerilimleri derinleştirir. Bu durum, hem iç istikrarsızlığa hem de uluslararası tepkilere yol açıyor. Rejimler, halkın güvenini kaybettikçe, içerideki tepkilere odaklanmak zorunda kalıyor; bu da asıl stratejik ve dış tehditleri görememelerine neden oluyor.

Türkiye İçin Ders ve Çağrı

Tüm bu gözlemler, Türkiye için çok açık bir ders sunuyor: Milli güvenliğimizin ve bağımsızlığımızın yegane teminatı; güçlü bir demokrasi ve sarsılmaz bir halk iradesidir demokrasi sandıkta güçlü bir şekilde gösterilmeli ve ülke hem içten hem dıştan gelecek tehditlere karşı dirençli olmalıdır. En yakın zamanda seçime gidilmesi, sadece halkın iradesini kanıtlamak değil; aynı zamanda emperyalist ve küresel finans güçlerine karşı kararlı bir duruş sergilemek anlamına gelir.

Gülcan IRMAK

Sosyolog