Geçtiğimiz yazılarda Dersim’in bereketli topraklarını, ata tohumlarımızı ve dağların altın suyu olan balımızı konuşurken, hep aynı adrese, o kusursuz doğaya çıktık. Peki, ama nedir Dersim’in doğasını bu kadar özel kılan? Neden arılarımız başka hiçbir yerdeki gibi bal yapmıyor, neden suyumuzun tadı bir başka?
Cevap, bastığımız toprağın altında ve başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz o sarp kayalıkların çatlaklarında gizli: Dersim Florası. Burası sıradan bir yeşil alan değil; burası milyonlarca yıllık bir botanik hafıza, yaşayan bir yeryüzü laboratuvarı ve dünyanın sadece bu köşesinde açan direniş çiçeklerinin yurdudur.
Küçük Nüfus, Devasa Bir Ekosistem
Bugün resmi verilere göre Dersim’in (Tunceli) nüfusu yaklaşık 89 bin kişidir. İlin yüzölçümü ise 7 bin 705 kilometrekaredir. Bu istatistikler bize çok çarpıcı bir gerçeği söyler: Türkiye'nin en az nüfuslu bu ilinde, kilometrekareye sadece 11 insan düşer. Ancak o aynı kilometrekareye binlerce bitki, yüzlerce yaban hayvanı ve kovanlarına şifa taşıyan milyonlarca arı sığar. İnsanın sayıca bu kadar az, doğanın ise bu kadar devasa olduğu bu coğrafya, aslında bize kendi sınırlarımızı ve doğaya duyduğumuz ihtiyacı hatırlatan kusursuz bir ekosistemdir.
Bir Yeryüzü Laboratuvarı: Neden Bu Kadar Zengin?
Dersim coğrafyasının bitki örtüsü zenginliği tesadüf değildir. Bu topraklar, İran-Turan ve Akdeniz bitki coğrafyalarının kesişim noktasında yer alır. Bin metredeki derin ve ılıman vadilerden, 3 bin 300 metreyi aşan buzul göllerine ve sarp zirvelere kadar uzanan muazzam yükselti farkı, her birkaç yüz metrede bir yepyeni bir mikroiklim yaratır.
Bugün sadece Munzur Dağları ve çevresinde kayıt altına alınmış 1600'den fazla bitki türü bulunmaktadır. İşin asıl çarpıcı yanı ise bu türlerin yaklaşık 300'ünün "endemik" (dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmeyen) olmasıdır. Avrupa'nın birçok ülkesinin toplamından daha fazla endemik türe ev sahipliği yapan bu dağlar, tek başına kıta büyüklüğünde bir genetik mirası barındırır.
Dünyada Sadece Bu Dağlara Sadık Kalanlar
Dersim dağlarında gezinirken yanından geçip gittiğiniz sıradan görünen bir sarı çiçek veya kayaların arasından uzanan mor bir yaprak, aslında dünya üzerinde sadece o noktada var olan bir mucize olabilir.
Munzur Çan Çiçeği (Campanula munzurensis): Adını doğrudan bu dağlardan alan, kayalık yamaçlarda zarif boynuyla rüzgara direnen bir zarafet simgesi.
Tunceli Peygamber Çiçeği (Centaurea tunceliensis): Bilim dünyası tarafından sadece bu bölgeye özgü olduğu tescillenmiş, nadide bir tür.
Kardelenler ve Yabani Orkide Türleri: Baharın müjdecisi olan, ancak soğanları tehdit altında olan eşsiz çiçekler.
Ve elbette, sofralarımızın şifası Munzur Sarımsağı (Allium tuncelianum) ve henüz yeni yeni keşfedilip literatüre giren Munzur Öğreği (Heracleum munzurense)...
Bu bitkiler, başka bir iklime, başka bir toprağa götürüldüklerinde yaşayamazlar. Onlar, Dersim'in suyuna, rüzgarına ve o sert kışına aittir.
Sadece Manzara Değil: Doğanın Doğal Eczanesi
Dersim halkı için flora, sadece bakılacak bir manzara değil; binlerce yıllık bir mutfak kültürü, bir doğal eczane ve hayatta kalma rehberidir. Kışın ardından karlar erimeye başladığında dağlardan toplanan Gulik (Çiriş otu) sofralara aş olur. Yüksek rakımlarda kayaların arasından fışkıran Işkın (Uçkun - Yayla Muzu) hem şifa hem ticari bir değerdir. Kenger, Sirik (Dağ kekiği) ve çeşit çeşit mantarlar... Dersim florası, kendisiyle uyum içinde yaşayan halkını asırlardır cömertçe doyurmuş, hastalandığında iyileştirmiştir.
Sessiz İşgal: Biyokaçakçılık ve Ekolojik Tahribat
Ancak bu muazzam hafıza, bugün hiç olmadığı kadar büyük bir tehdit altında. Maden projelerinin o eşsiz bitki örtüsünü nasıl hafriyat tozu altında bıraktığını, HES'lerin vadilerdeki nemi artırarak bitkilerin genetiğini nasıl zorladığını daha önce konuşmuştuk. Fakat floramızı bekleyen sinsi bir tehlike daha var: Biyokaçakçılık ve Bilinçsiz Tüketim.
Ticari hırsla dağlara çıkanların, Munzur sarımsağını ve salep elde etmek için yabani orkide soğanlarını kökünden sökerek toplaması, nesilleri tüketme noktasına getirmiştir. Öte yandan, yabancı uyruklu "sözde turistlerin" veya araştırmacıların bu topraklara gelip, endemik bitkilerin tohumlarını ve soğanlarını gizlice yurtdışına kaçırması (biyokaçakçılık), doğamızın genetik şifrelerinin çalınmasıdır.
Ne Yapmalıyız?
Bu yeryüzü mirasını korumak için:
Sıkı Denetim ve Cezalar: Endemik bitkilerin kökünden sökülmesi ve biyokaçakçılığa karşı denetimler artırılmalı, çok ağır yasal yaptırımlar uygulanmalıdır.
Sürdürülebilir Toplayıcılık Eğitimi: Yöre halkına, bitkileri kökünden sökmeden, tohum bırakmasına izin vererek nasıl toplanacağı (Gulik, Işkın, Sarımsak için) konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapılmalıdır.
Bölgesel Flora Envanteri: Munzur ve Pülümür vadilerindeki flora envanteri genişletilmeli, hassas türlerin olduğu bölgeler kırmızı çizgiyle korumaya alınmalı ve bu alanlara insan müdahalesi sıfıra indirilmelidir.
Yazarın Notu:
Bir taşı yerinden kaldırdığınızda, altındaki o incecik kökün milyonlarca yıllık bir direnişin eseri olduğunu unutmayın. Dersim dağlarındaki her bir endemik çiçek, bu coğrafyanın kimlik belgesidir. Avrupa'nın laboratuvarlarında milyonlarca Euro harcanarak korunamayacak bir genetik miras, bizim dağlarımızda rüzgarda salınıyor. O çiçeği koparırken, o dağa dinamit koyarken veya oraya çöpümüzü atarken, aslında dünyanın en nadide müzesini yıktığımızı fark etmeliyiz. O çiçekler sadece toprağın değil, bizim varlığımızın da kökleridir.
Barış İMRE




Bizler o Munzur Çan Çiçeği'nin, Munzur Öğreği'nin en güzel ışığını yakalamak için günlerce o sarp yamaçlarda yürürken, arka planda patlayan dinamitlerin yarattığı o kahredici toz bulutunun kadrajımıza nasıl girdiğini bizzat yaşayarak görüyoruz. Makro lensimle bir endemik çiçeğe yaklaştığımda, taç yapraklarının üzerindeki maden tozunu veya o nadide bitkinin hemen yanı başına fırlatılmış bir plastik şişeyi görmek inanın içimi parçalıyor. Yazınızda belirttiğiniz 'sessiz işgal' tam da bu.
İnsanlar o eşsiz Işkın'ı, Gulik'i veya yabani orkideleri sadece ticari bir 'tüketim nesnesi' olarak görüp acımasızca kökünden sökerken, bizler o türlerin bir sonraki bahara çıkıp çıkamayacağının endişesiyle, onlara zarar vermemek için nefesimizi tutarak deklanşöre basıyoruz. Avrupa'nın bütün laboratuvarları birleşse, sabah çiği düşmüş bir Tunceli Peygamber Çiçeği'ni baştan yaratamaz. Biz doğa fotoğrafçıları, bu çiçekleri sadece 'anı' olarak arşivlemek istemiyoruz; onların kendi toprağında yaşamasını istiyoruz.
Umarım bu güçlü yazınız, objektifimizden gördüğümüz bu acı gerçeğin herkes tarafından fark edilmesine ve o dağların sadece bir 'piknik manzarası' veya 'rant kapısı' değil, yaşayan, nefes alan eşsiz bir müze olduğunun anlaşılmasına vesile olur. Dağlarımızın asıl sahiplerini savunan emeğinize, kaleminize sağlık!"
Söylediğin o acı gerçek, aslında mücadelemizin tam da merkezini oluşturuyor: Bu dağlar sadece bir piknik alanı, ticari bir depo veya fotoğraf çekilip gidilecek bir arka plan manzarası değil. Senin o vizörden nefesini tutarak, incitmekten korkarak yakaladığın güzellikleri, maalesef rant hırsı ve bilinçsizlik bir çırpıda yok edebiliyor.
Kayıt altına aldığın her bir kare, bu 'sessiz işgale' karşı tarihe ve geleceğe bırakılmış en büyük delillerden biri. Senin vizöründen gördüğün o eşsiz çiçeklerin sadece arşivlerde birer anı olarak kalmaması, kendi toprağında özgürce ve tertemiz açmaya devam etmesi için bu sesi hep birlikte büyütmek zorundayız. Biz yazacağız, siz o gerçeği tüm çıplaklığıyla göstereceksiniz ki bu körlük bitsin.
Dağlarımızın ve o sessiz çiçeklerin gerçek sahipleri adına vizörüne, emeğine ve o güzel yüreğine sağlık. Dağlarda, dinamit tozunun değil, sadece Munzur'un rüzgarının estiği yarınlarda karşılaşmak dileğiyle..."