Yeni mi? Hayır, daha ötesi de var. Osmanlı devleti, dinsel hukuk esasına göre yönetilen bir İslam imparatorluğuydu; Sünni İslam’ın dünyadaki koruyucusu konumundaydı. Osmanlı, aykırı görülen Müslümanlara (Alevi, Bektaşi, Caferi, Ezidi gibi) karşı, Hıristiyanlara olduğundan çok daha sert mücadele yürütüyordu. Şeriat mantığına göre Hıristiyan ve Musevilerin (“Kitaplı Halkların”) dinleri ve kutsal kitapları kabul ediliyordu; ancak aykırı Müslümanlar kabul edilmiyordu. Çünkü İslam resmi olarak tekti ve bölünmezdi.
Anadolu’da, Suriye’de, Mezopotamya’da ve Balkanlarda önemli Şii azınlıklar, Alevi Kızılbaşlar yaşıyordu. Bunlar Osmanlı makamlarından müsamaha görmüyorlardı. Devletin sınıf kademelerinde müftüler ve kadılar, ulema arasındaki göbeklerdi; sarayın ahlaki ve dini bekçileriydi. Şeriata dayalı fetvalar veren adli uzmanlardı.
Yavuz Sultan Selim, 1514’te Alevi/Kızılbaş coğrafyasına geldiğinde, aykırı gördüklerini kılıçtan geçirdi. Dönemin müftüsü Hamza şu fetvayı verdi: Kızılbaşlar, Kur’an’ı ve şeriat kitaplarını hor gördükleri, ateşte yaktıkları; Hazreti Ebu Bekir’e ve Hazreti Ömer’e sövüp halifeliklerini inkâr ettikleri için öldürülmeli, malları ve kadınları-çocukları İslam gazilerine taksim edilmeli; ele geçirildiklerinde tövbelerine ve pişmanlıklarına inanılmamalı, katledilmeleri vaciptir. Bu toplum dinsizdir, bozguncudur, yok edilmeleri farzdır.
Cumhuriyet yazarı Mine G. Kırıkkanat, bu geleneğin yeni halefi konumundadır. Yaşamak istiyorsak, aykırılığımızı göstermemeliyiz; aksi takdirde Yavuz döneminden kalma kılıcı tutan varisler hâlâ hazırdır.
Çok eskilere gitmeye gerek yok. 1915, 1921, 1937/38 olayları—adına ne derseniz deyin—o kılıçlı günlerin devamıdır. “Kılıç artığı” rastgele seçilmiş bir kelime, bir hakaret değil; tarihin bagajında korunup bugüne taşınan bir nefret söylemidir. Bu kelime yalnızca iletişimi temsil etmez, tarihin el tuttuğu kılıcı; günümüzün de modern şiddet aracını da ima eder. Zaman zaman siyasal hayatta ve literatürde kullanılan bu tabir, geçmişin zehrinin güncel halidir.
Dersimli Yazarlar Birliği olarak bu tür nefret dilinin kullanılmasını kınıyoruz. Toplum arasında nifak tohumları yeşerten bu söylemin yasaklanmasını talep ediyoruz. Almanya’da toplama kamplarıyla ilgili inkâr ve nefret dili yasak olduğu gibi, Türkiye’de de kanunun dini ve etnik azınlıklara karşı nefret dilinin kullanılmaması için hassasiyet göstermesini istiyoruz.
Dr. Hüseyin ÇAĞLAYAN



