Eğitim Sen olarak parasız, kamusal ve nitelikli bir eğitim sisteminden yanayız. Çocuklarımızın geleceğinin tek bir sınava indirgenmediği; yönlendirme ve rehberlik desteğiyle yeteneklerine uygun biçimde gelişebildikleri bir yapının mücadelesini veriyoruz. Ancak mevcut sınav temelli yapı devam ettiği sürece her sınavın adil, şeffaf ve denetlenebilir olması gerektiğini savunmak da bizim sorumluluğumuzdur. Güvenilir bir sınav sistemi; öğrencilerimizin, velilerimizin ve eğitim emekçilerinin vazgeçilmez hakkıdır.
Ne var ki, bu yılki Liselere Geçiş Sistemi (LGS) sonuçları, söz konusu hakkın ve sınav güvenliğinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açmıştır. 2025 LGS’de 719 öğrencinin tüm soruları doğru yanıtlayarak tam puanla birinci ilan edilmesi, önceki yılın resmî sonuçlarında bildirilen 352 tam puan sayısına kıyasla olağan dışı bir artıştır. Öğretmenlerden, rehberlik uzmanlarından ve hazırlık merkezlerinden gelen geniş saha geri bildirimleri bu yılki soruların önceki yıllara göre daha zor algılandığını göstermektedir. Zorluk algısı yükselirken tam puanların iki kat artış göstermesi istatistiksel açıdan sorgulanması gereken bir durumdur.
Tam puandaki bu yığılma yalnızca bir sayı meselesi değildir; yerleştirme sürecini doğrudan etkileyecektir. Kontenjan sınırlamaları nedeniyle bazı tam puanlı öğrencilerin ilk tercihlerine yerleşememe riski doğmuş, 1–2 yanlış yapan binlerce öğrenci yüksek talep gören liselerden dışarıda kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Sınavın ayırt edici ölçme işlevi zayıflamış; sistemin eleyicilik dengesi bozulmuştur. Bu tablo, ölçme değerlendirme açısından sınavın güvenilirliğinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açmaktadır.
Sınavın zorluk düzeyi ve geçmiş yıllarla yapılan kıyaslamalar dikkate alındığında, ölçme ve değerlendirme sisteminin böylesine büyük ölçekli bir başarısızlık göstermesi düşük bir ihtimaldir. Bu nedenle, kamuoyundaki güçlü şüphe; soruların sınavdan önce belirli kişi veya gruplara ulaştırılmış olabileceği yönündedir.
Kamuoyundaki şüphe büyüyünce Millî Eğitim Bakanlığı yazılı bir açıklama yapmış; sınav soruların alan uzmanlarınca hazırlandığını vurgulamış, iddiaların mesnetsiz olduğunu savunmuş ve bunları dile getirenler hakkında hukuki işlem başlatıldığını bildirmiştir. Oysa kamuoyunun beklediği refleks bu değildi. Bakanlıktan beklenen; şüpheleri bastırmak değil, veri paylaşarak gidermek; sürecin her aşamasını denetime açmak ve hesap verebilir bir tutum almaktı. Cezai süreç vurgusunun öne çıktığı, teknik açıklamanın ise geri planda kaldığı bu yaklaşım güvensizliği azaltmamış, tersine derinleştirmiştir.
Bu noktada, kamuoyunda güçlü biçimde dile getirilen “tam puanlı öğrencilerin il, ilçe ve okul dağılımı açıklansın” çağrısı haklı olmakla birlikte, sorunların kaynağını ortaya koymak açısından yetersizdir. Çünkü böyle bir açıklama yalnızca fiziksel kümelenmeleri gösterir. Oysa birçok kişi, tam puanlar arasında mantıklı bir bağ kurmaya çalışırken yalnızca coğrafi yakınlık aradığı için yanılgıya düşmekte, böyle bir yakınlık kuramadığında ise ilişki kurmakta zorlanmaktadır. Oysa çözümün anahtarı, fiziksel değil dijital ve sosyal düzlemde aranmalıdır. Günümüzün sınav ekosisteminde belirleyici olan, adayların mekânsal konumlarından çok dijital ve sosyal ilişki ağlarıdır. Tam puan ve tam puana yakın alan adayların aynı çevrimiçi platformlara abone olup olmadıkları, sosyal medya üzerindeki paylaşım gruplarında yer alıp almadıkları, belirli eğitim paketlerine topluca erişim sağlayıp sağlamadıkları ya da sınav sorularına bu dijital ağlar aracılığıyla ulaşıp ulaşmadıkları, bugün asıl sorgulanması gereken bağlantılardır. Bu ilişkiler çözümlenmeden kamu vicdanı rahatlamayacaktır. Dolayısıyla fiziksel haritanın ötesine geçilmeli; görünmeyen dijital ve sosyal bağlantıların izini sürecek bağımsız, tarafsız ve bilimsel bir inceleme yürütülmelidir. Bu bir itham değil; kamu yararı doğrultusunda adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik çağrısıdır.
Böylesine ciddi bir tablo karşısında Millî Eğitim Bakanlığı’na düşen görev, şüphelerini dile getiren milyonlarca öğrenciyi, veliyi ve eğitim emekçisini suçlamak değil; bu şüpheleri ortadan kaldıracak kapsamlı ve şeffaf bir soruşturmayı derhal başlatmaktır. Süreç bağımsız uzmanların katılımına açılmalı, elde edilen bulgular düzenli aralıklarla kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Aksi takdirde, bu olağanüstü tabloya dair tatmin edici bir açıklama yapılmadığı ve kamuoyunun endişeleri ciddiyetle ele alınmadığı sürece sınav sistemine duyulan güven ciddi biçimde erozyona uğrayacak, telafisi güç bir yara alacaktır. “Çalıştım ama hakkım yendi” duygusu yalnızca bu yılki öğrencilerle sınırlı kalmayacak; önümüzdeki yıllarda sınava girecek kuşaklara da taşınarak derin bir adaletsizlik algısı yaratacaktır. Emek veren öğrencinin inancı, çocuğu için fedakârlık yapan velinin güveni ve “çalışırsan başarırsın” diyerek umut aşılayan eğitim emekçisinin inandırıcılığı kalıcı biçimde zedelenebilecektir. Unutulmamalıdır ki bu yalnızca bir sınav tartışması değil; milyonlarca insanın güven duygusunu sarsma potansiyeli taşıyan bir toplumsal kırılma riskidir.
Mehmet AŞKIN
Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı



