Bir ezgi vardır; kılıçtan keskin değildir ama kalpten kalbe yürür. Pir Sultan Abdal’ın “Ötme Bülbül” deyişi böyledir. O, bir şiddetin refakatçisi değil; bir uyanışın, bir iç sızısının, bir hak arayışının nefesidir. Bülbülün ötüşü kanı çağırmaz; canı hatırlatır. Yarayı derinleştirmez; vicdanı uyandırır.
Tasavvufta söz, rastgele söylenmez; ses, rastgele yükselmez. Her nefesin bir adabı, her deyişin bir niyeti vardır. Alevi müziği de böyledir: Cem’de semaha durur, meydanda lokma olur, darda kalanların duasına karışır. Hakka çağırır, zalime değil. İnsanı insana kırdıran bir fon değil; insanı kendisiyle yüzleştiren bir aynadır.
Bir deyişin arkasına şiddeti dizmek, gülün kokusunu ateşe sürmek gibidir. Orada ne gül kalır ne koku. Pir Sultan’ın sözü, boğuşmanın gürültüsünde kaybolmaz belki; ama o gürültü, sözün irfanına yakışmaz. Çünkü bu yol, kandan değil candan yürür. Bu yol, hükmetmenin değil, paylaşmanın yoludur.
Alevi müziği, mafyanın karanlığında çalınacak bir dekor değildir. O, dara düşenin nefesi, haksızlığa uğrayanın susmayan dilidir. Adalet ister, merhamet ister; insanın insana emanet olduğunu hatırlatır. Tasavvuf bize şunu söyler: Söz, sahibini de taşır. Yanlış yerde söylenen hakikat, hakikati küçültmez ama yeri kirletir.
Bülbül ötüyorsa, bahar içindir. Gönül içindir. Hakk’a yürüyen canlar içindir. Onu şiddetin gölgesine hapsetmek değil, asıl çağrısına kulak vermek gerekir. Çünkü bazı ezgiler vardır; vurmak için değil, uyanmak içindir.
Hüseyin KAYA



