Son günlerin-haftaların herhalde en dikkat çekici konularından birisi, farklı kimliksel çevrelerden ve bir kısmı kamuoyunun tanıdığı isimlerin, Alevilere ilişkin konuşmaları oldu. Daha çok muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerden bu kişilerin söylemleri gerçekte bir planlanmış amacın yansımaları mı, yoksa kişilerin niyetlerinden bağımsız etkileri mi? Tahmin etmek zor. Ama bundan daha önemli olan herhalde Alevilere dair kurulan tüm cümlelerin beslendiği düşünsel ve politik iklim olsa gerek.
Belgeler gösteriyor ki özellikle son iki yüzyılda Aleviler üzerine konuşmak, en başta devlet yöneticileri olmak üzere, hemen her kesimin kendine hak gördüğü bir durumdu. Devletin her kademesinde görev yapanlar açık bir biçimde Alevi toplulukları ve inanç biçimlerini aşağılıyorlardı. Neredeyse bütün resmi raporlar Alevi inanç geleneğinin pirlerini-taliplerini düşmanlaştırıyor ve Alevilere karşı devleti daha fazla tasfiye edici adımlar atmaya teşvik ediyordu. Özellikle 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın da ilk çeyreğinde resmi raporlarda bu durumun yüzlerce örneğini görmek mümkün. Aleviler bu süreç boyunca Osmanlı’nın periferik gruplarından biriydi, görünmez alandalardı ve mesela devlet memuru olamıyorlardı. Dahası yaşadıkları neredeyse bütün yerlerde saldırıya uğruyor, mülklerine el konuluyor ve katlediliyorlardı.
Yaygın kanının aksine Cumhuriyet döneminde de bu eğilim pek çok bakımdan devam etmişti. Birçok belgede ve deneyimde görüldüğü gibi her yerde Alevi topluluklara dair aşağılayıcı dil kurmak, bu dönemde de olağandı. Devleti yönetenlerin sofrasında oturan elitlerden başlayarak edebiyatçı, tiyatrocu ve gazeteciler kendi alanlarında Alevileri aşağılıyor, sözcüğün gerçek anlamında Alevilerle ‘oynuyorlardı’. Pervasız ve keyfi bütün bu girişimleri önleyebilecek bir mekanizma da yoktu, zira onlara karşı çıkılabilecek bir politik ortam-iklim ve dayanılabilecek bir ‘hukuk’ yoktu. Bu rahatlık içinde ‘Mum söndü’ diye tiyatro yapan da vardı, sinema filmi yapan da. Roman yazan da oldu, gazetesine haber yapan da. Kamu görevlileri de bu eğilime uygun olarak bulundukları her yerde Alevileri rapor etmeye ve çoğu kez yerlerinden etmeye devam ettiler. O ağır ve dışlayıcı politik iklimde İlk TBMM’nin Alevi milletvekilleri bile kimliklerinin bedelini yıllar içinde ağır biçimde ödemişlerdi.
Bir tür politik alışkanlığa dönüşen bu eğilim, çok partili hayata geçtikten sonra da değişmemiş görünüyordu. O kadar ki, belgelerin gösterdiği gibi pervasızlık cenaze mekânlarına bile yansımıştı. Bazı cami hocaları ‘dirisinin gelmediği yere, ölüsü de gelmesin’ gibi ifadelerle Alevi cenazelerini camilere istememişlerdi. Cenazeleri için camilerden başka seçeneğin bırakılmadığı o yıllarda bu durum, Alevilerin toplumsal hayatın tümüyle dışına atılmaları demekti. Sonrasında bu süreç Alevilerin, pek çok yerde kitlesel kıyımına ulaşmıştı ki, tanıkların bir kısmı henüz hayattadır.
***
1980 askeri darbesini takip eden yıllarda işkenceye maruz kalmış benim kuşağımın mensupları hatırlayacaklardır, işkenceciler, türlü eziyet ettikleri sosyalist gençlerin Alevi olduğunu öğrendiklerinde, eziyetin dozunu artırıyorlardı. Polisler de diğer tüm kamu görevlileri gibi Alevilere, istedikleri eziyeti yapma hakkını kendilerinde görüyordu. Öğrencisine zorla namaz kıldırtan öğretmen, okul müdürü ve başka görevliler gibi.
Türkiye, Aleviler için Osmanlı'dan beri süregelen böyle bir siyasal iklimin ülkesidir. Bu iklim, devlet elitleri başta olmak üzere dileyen herkesin Alevilere dair dışlayıcı söz söylemesini mümkün kıldı ve teşvik etti. Bugün de Aleviler hakkında dışlayıcı benzer dille konuşmak her şeyden önce bütün o iklimin ürünüdür. Alevileri aşağılayan ya da hedef gösterenlerin belleklerinde, büyük ölçüde o iklimin/eğilimin derin izleri bulunuyor. Türkiye bu geçmişle köklü biçimde yüzleşmediği sürece, bu deneyimler daha çok yaşanacak; özür dileyen konuşmalar ve konuşmacılar olacaktır. Gerçek şu ki Türkiye’nin kalıcı bir barış için hem politik sistemin ürettiği bu geçmişle kapsamlı bir yüzleşmeye, hem de barış için ciddi bir imkân sunan Alevi inanç sisteminin felsefi temellerine bakmaya ve anlamaya ihtiyacı var.
Şükrü ASLAN



