‘Alevi Aydınları Bildirgesi’, yayımlandığı andan itibaren kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir tartışma başlatmıştır. Tartışmanın odağında, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ittifakın tarihsel niteliği yer almaktadır. Ancak bu yazının amacı, tarihin kendisinden ziyade, tarih üzerinden yürütülen güncel siyasal tartışmayı üç metin üzerinden incelemektir: ‘Alevi Aydınları Bildirgesi’,

https://ankahaber.net/haber/alevi-aydinlardan-ortak-cagri-yavuz-selim-ile-idris-i-bitlisi-referansli-ittifaki-reddediyoruz-655af5b5 bu bildirgenin hedefi olan Yalçın Çakmak’ın Birikim’de yayımlanan yazısı

https://birikimdergisi.com/guncel/11382/katliam-hiyanet-mubalaga-kahramanlik-idris-i-bidlisi-tartismalari-ve-huda-par ve bildirgeyi savunma amacıyla yazılan Hüseyin Çağlayan’ın metni.

https://www.dersimekspres.com/yazi/itaatin-cikmazi-ve-alevi-aydinlarin-bildirgesi-263.html

Bildirge, kırk yıldır süregelen çatışma ve şiddet ortamının sona erme ihtimalini ‘elbette sevindirici’ karşılamaktadır. Silahlardan arınmış bir süreci desteklemekte, TBMM çatısı altında yürütülecek çalışmaları dikkatle izlediğini vurgulamakta ve demokrasiyi güçlendirecek yasal adımları ‘en samimi temenni’ olarak kayda geçirmektedir. Aleviliği de bu barış arzusunun dışına değil, tam merkezine yerleştirmektedir: “Barışı yaşamın temel şiarı haline getirmiş bir inancın mensupları olarak, bu durum en çok bizi sevindirir.” Bu ifadeler, çatışmaların sonlanmasını hedefleyen kapsayıcı bir barış iradesini yansıtmaktadır.

Bildirgenin başlangıcında son derece kıymetli ve sahiplenilmesi gereken bir tespit yapılmaktadır: Barış süreci desteklenmeli ancak bu süreç, Alevilerin tarihsel acılarını tetikleyen ya da yok sayan bir dil üzerine inşa edilmemelidir. Ancak metin, bir noktadan sonra çıkış noktası olan Alevi hassasiyetinden uzaklaşarak, açıklanması güç bir biçimde Alevi kurumları ve akademisyenler üzerinden Kürt siyasi hareketiyle gereksiz bir polemiğe girmektedir. Bildirge yalnızca Alevilerin haklı ve tarihsel kaygılarına odaklansaydı, muhtemelen çok daha geniş bir toplumsal ve kurumsal mutabakata ulaşabilirdi. Bildirge, geniş kesimleri ortak bir tarihsel adalet arayışında birleştirmek yerine kutuplaşmayı tercih etmiş, aynı kaygıyı taşıyan insanlara ve kurumlara ithamlarda bulunarak kendi zeminini zayıflatmıştır.

Söz konusu ithamlar, Alevi kurumları ve akademisyenler üzerinden doğrudan Kürt siyasetini hedef almaktadır. Açıklama yapmayan bazı Alevi kurumları ‘İmralı’nın farklı tonlarda etkisi altında’ sayılmakta ve onların ‘Aleviler adına kurumsal temsil güçleri’ sorgulanmaktadır. Tarihsel meseleyi farklı bir yöntemle inceleyen akademisyenler ise ‘Kürt siyasetinin yandaş akademisyenleri’ olarak etiketlenmekte, ‘akademik etiği çiğnemekle’ ve ‘tarihte katledilen Alevileri suçlu göstermeye çalışmakla’ suçlanmaktadır. Böylece birbirinden farklı kişi ve kurumlar, ‘Aleviler aleyhine yürütülen planlı bir organizasyonun’ parçası ilan edilmektedir. Bildirge fikirleri tartışmak yerine, muhataplarını siyasal sadakat testine tabi tutmaktadır.

Bildirge tam bu noktada yönünü ve inandırıcılığını kaybetmektedir. İsim açıkça zikredilmese de ‘Kürt siyasetinin yandaş akademisyenleri’ ifadesinin hedef aldığı ana figürlerden birinin, İdris-i Bitlisi tartışmasını Birikim’de ele alan Yalçın Çakmak olduğu açıktır. Çakmak’ın yazısında, bildirgenin iddia ettiğinin aksine, Bitlisi ne ‘bilge bir hümanist’ olarak sunulmakta ne de katledilen Aleviler suçlanmaktadır. Bildirge, Çakmak’a söylemediği sözleri ithaf etmekte ve ardından kendi ürettiği bu kurguyu eleştirmektedir. Çakmak’ın yazısı, kullandığı dil bakımından gerekli hassasiyeti göstermediği gerekçesiyle eleştirilebilir ancak her türlü eleştiriye rağmen, bildirgede ileri sürülen suçlamalar bu yazıdan çıkarılamaz. Çakmak’ın yazısından Bitlisi’ye dair çıkarılabilecek tek temel sonuç, onun dönemi açısından önemli eserler bırakmış tarihsel bir aktör olduğudur.

Çakmak’ın değerlendirmesi Bitlisi’nin şahsına değil, eserlerinin tarihsel değerine ilişkindir. Yazısının başında Bitlisi’yi, ‘kendi döneminin anlaşılması ve aydınlatılmasında geriye önemli kaynaklar bırakan’ bir isim olarak tanımlar. İlerleyen bölümlerde bazı akademisyenlerin onu ‘dönemin anlaşılmasında muteber bir kaynak’ saydığını belirtip ‘ki öyledir de’ notunu düşer. Bu iki ifade bir tespite işaret eder: Bitlisi, dönemi anlamak için başvurulması gereken bir kaynaktan ibarettir. Bir tarihsel aktörün yazdıklarını muteber bir kaynak kabul etmek, o kişiyi siyaseten yüceltmek ya da eylemlerini aklamak anlamına gelmez. Bildirge ise bu ifadeden zorlama bir ‘bilge hümanist’ portresi icat etmektedir. Metinde bulunmayan övgü, bildirgenin kendi yorumuyla üretilmek istenmektedir.

Sonuç olarak bildirge, Alevi toplumunun hassasiyetlerini belirli bir siyasal tutumu meşrulaştırmak için kullanmakta, böylece içerik bakımından yüzeysel ve savunulması güç bir metin olarak kalmaktadır. İmzacıların kendilerini ‘Alevi aydınları’ unvanıyla takdim etmesi de metni haklı eleştirilere ve alaya açık hale getirmektedir. ‘Aydın’, kişinin kendi kendine atfedebileceği bir unvan değildir. İnsan kendisini aydın ilan ettiğinde, kendi entelektüel değeri hakkındaki nihai hükmü de kendi vermiş olur. Üstelik aynı metinde kendini ‘aydın’, muhatabını ‘yandaş’ olarak konumlandırmak, aydın kimliğinin gerektirdiği hakkaniyet ve mütevazilikle bağdaşmamaktadır.

Bildirgedeki bu problemli tutum, imzacılardan Hüseyin Çağlayan’ın yerel basında yayımlanan savunma yazısında da aynen devam etmektedir. Barış iddiasıyla yola çıkan bir bildirgeyi savunma amacındaki bu yazı, barışın muhtaç olduğu yapıcı tartışma kültüründen tümüyle yoksundur. Çağlayan, kendi tezini güçlendirmek yerine farklı muhataplarını ‘aydın geçinenler’ diyerek küçümsemektedir. Bu özensiz dil yazı boyunca sürmekte ve kurulan Gregor Samsa benzetmesi ise yazarın savunduğunu iddia ettiği hümanizmle açıkça çelişmektedir. Çağlayan, bildirgenin toplumsal karşılığını büyütecek olgun bir dil inşa etmek yerine ötekileştirici bir üsluba sığınmakta, hümanizm söylemiyle çıkılan yolda farklı düşünenleri itibarsızlaştırmaya çalışarak bildirgenin dayandığı değerleri bizzat kendi eliyle tahrip etmektedir.

Benzer bir çelişki imza listesinde de göze çarpmaktadır. Müslüm Doğan’ın adının yanına ‘63. Hükümet Kalkınma Bakanı’ unvanının eklenmesi dikkat çekicidir. Söz konusu hükümet, 7 Haziran'dan 1 Kasım'a ülkeyi seçime götürmek amacıyla kurulan geçici bir seçim hükümetidir. Doğan’ın bu makamdaki süresi ise istifasına kadar yalnızca 25 günden ibarettir. Bu kısa ve hiçbir bakanlık yetkisinin olmadığı görevin yıllar sonra bir itibar vesilesi olarak gösterilmesi de sorunludur. Kendini ‘aydınlar bildirgesi’ olarak niteleyen bir metnin, 25 günlük geçici ve yetkisiz bir siyasi unvandan meşruiyet devşirmeye çalışması, aydın bağımsızlığından ziyade unvan duyulan ilgiyi göstermektedir.

Sonuç olarak, hem bildirge hem de Hüseyin Çağlayan’ın savunma yazısı, barış ve Alevi hassasiyeti adına söz alırken polemiği ve itibarsızlaştırmayı tercih etmiştir. Bildirge, toplumun geniş kesimlerince sahiplenilebilecek haklı bir tarihsel kaygıyı ortaklaştırmak yerine, Alevi kurumları ve akademisyenler üzerinden Kürt siyasal hareketine yöneltilen bir hesaplaşmanın aracına dönüştürülmüştür. Çağlayan’ın yazısı ise bu savrulmayı telafi etmek bir yana, küçümseyici tonuyla sorunu derinleştirmiştir. Kendini ‘aydın’, karşıdakini ‘yandaş’ ve ‘aydın geçinen’ gören bu sorunlu yaklaşımda mütevaziliğe ve hakkaniyetli bir tartışmaya yer kalmamıştır. Her iki metin de savunduklarını iddia ettikleri barış ve hümanizm ilkelerini kendi dilleriyle geçersiz kılmışlardır. Böylece bildirge, Alevi toplumunun tarihsel hassasiyetlerini savunmak yerine onları siyasal bir hesaplaşmanın aracına dönüştürerek kendi inandırıcılığını kaybetmiştir.

Mehmet AŞKIN

Eğitim Sen Dersim Şube Başkanı