Ben çocukken köyümüzde ahlat çoktu.
Bugün “yabani armut” dediğimiz, küçük, gösterişsiz, çoğu insanın yanından geçip gittiği o armutlardan…
Biz çocukken onun vitaminini, lifini, polifenolünü, bağırsak mikrobiyotasını bilmiyorduk. “Probiyotik nedir, prebiyotik nedir?” diye konuşmuyorduk. Bilimsel isimlere ihtiyacımız da yoktu. Doğa bize ne veriyorsa onu yiyorduk.
Ahlatı da çok yerdim.
Ve çocukluğumda hiç kabızlık yaşamadım. Başka sıkıntılarım elbette vardı ama bağırsaklarım çalışıyordu. Bunun üzerinde düşünmezdim bile. Çünkü insan, çalışan bir organının kıymetini çoğu zaman o organ çalışmamaya başlayınca anlıyor.
Sonra Almanya'ya geldim.
Ve kabızlık hayatıma Almanya'ya geldikten sonra girdi.
Tıpta sindirimden söz ederken “hazmetmek” deriz. Fakat insan yalnızca yediğini mi hazmeder?
Ben Almanya'ya ilk geldiğim yıllarda kendi kendime başka bir soru soruyordum:
“Ben burada neyi hazmedebiliyorum ki?”
Çünkü hiçbir şeyi hazmedemiyordum.
Aile ilişkileri bana yabancıydı. Arkadaşlıklar farklıydı. Akrabalık anlayışı farklıydı. Komşuluk farklıydı. İnsan ilişkileri, yaşam biçimi, çevre… Alıştığım dünyadan çok başka bir dünyanın içine girmiştim.
Bedenim mi hazmedemiyordu, ruhum mu?
Belki ikisi de birbirinden tamamen bağımsız değildi.
Almanya'da eğitimime devam ettim, mesleğimi sürdürdüm. Sağlık alanında öğrendikçe kendi bağırsak problemimin de peşine düştüm.
Doktorlara gittim.
Bir doktordan diğerine, bir uzmanlık alanından başka bir uzmanlık alanına…
Özel muayenelere kendi cebimden ciddi paralar ödedim. Tedaviler denedim. Tavsiyeleri uyguladım. Fakat bağırsaklarım bir türlü benim istediğim doğal düzenine kavuşmadı.
Bir süre sonra şunu fark ettim:
Sadece doktor doktor dolaşmak bana yetmiyordu. Kendi bedenimi de öğrenmem gerekiyordu.
Eğitimlere gittim. Okudum. Araştırdım. Kendimi bu konuda bilinçlendirmeye başladım.
Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul'un bağırsakla ilgili kitabını da o yıllarda okudum. Bağırsak ile beyin arasındaki ilişkinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Bağırsak için kullanılan “ikinci beyin” tanımı bende derin bir iz bıraktı.
Kendime bu defa başka bir soru sordum:
Benim bağırsağım neden çalışmıyor?
Beslenmemi yeniden düzenledim. Yediklerimi dengelemeye çalıştım. Tıp alanında önerilenleri de, yıllar içinde karşılaştığım tamamlayıcı ve ezoterik yaklaşımlardaki önerileri de denedim. Yedim, içtim, uyguladım.
Yüksek dozlarda magnezyum kullandığım dönemler oldu. Magnezyum aldığımda bağırsak hareketlerim kolaylaşıyor, bırakınca aynı problem tekrar karşıma çıkıyordu.
Yani hâlâ aradığım cevabı bulamamıştım.
Derken üç gün önce Fürstenberg'de yürüyüşe çıktım.
Tarlaların, ağaçların, yolların arasında dolaşıyordum. Orada öyle güzel bir bölge var ki sokaklara bile meyvelerin isimleri verilmiş: Apfelallee, Birnenallee… Elmanın, armudun, cevizin ve başka meyvelerin adları insanın karşısına çıkıyor.
Yürürken bir ağacın altında yere dökülmüş küçücük meyveler gördüm.
Kimse toplamıyordu.
Her taraf meyve doluydu.
“Bunlar nedir?” diye merak ettim. Önce küçük bir elma sandım. Sonra elime aldım.
Bir yerden tanıdık geliyordu.
İyice olgunlaşmış olanlardan birini avucumun içinde açtım. İçi koyulaşmıştı. Suyu avucuma aktı. Tadına baktım.
Bal gibi…
Ve o anda çocukluğumdan bir tat çıkıp geldi.
Ahlat!
Köyümüzde yediğim yabani armut…
İnsan bazen bir kokuyla, bazen bir sesle, bazen de küçücük bir meyvenin tadıyla onlarca yıl geriye gidebiliyor.
Orada üç dört tane yedim.
Yer yemez, yıllar önce katıldığım eğitimlerden birinde duyduğum bir bilgi aklıma geldi. Bize kabaca şöyle anlatılmıştı: İnsan çocukluğunun ilk yıllarını geçirdiği coğrafyanın besinleriyle ve çevresiyle belirli bir mikrobiyal ortam içinde büyür; farklı bir coğrafyaya ve yaşam biçimine geçildiğinde bağırsak florası da değişebilir.
Bugün bilimsel çalışmalar gerçekten de coğrafyanın, beslenmenin, yaşam tarzının ve göçün bağırsak mikrobiyotasının yapısıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Ancak bundan “sekiz yaşına kadar yaşadığın yere dönersen bağırsakların mutlaka düzelir” şeklinde kesin bir tıbbi sonuç çıkarmak doğru değildir.
Benim aklıma ise kendi hayatımdan başka bir ayrıntı geldi.
Bir dönem memleketime gidip bir iki hafta kaldığımda bağırsaklarımın daha düzenli çalıştığını fark etmiştim.
Peki, orada ne yiyordum?
Çökelik mi?
Hayır. Onu zaten pek sevmezdim.
Başka ne vardı?
Sonra çocukluğuma gittim:
Ben ahlatı çok yerdim.
Üç gün önce yediğim o birkaç ahlattan sonra bağırsaklarımın çok daha rahat çalışmaya başladığını gözlemledim. Üç gündür çocukluğumdaki rahatlığı yeniden hissediyorum.
Bu elbette benim kişisel gözlemimdir. Üç günlük bir deneyim, bir meyvenin kabızlığı tedavi ettiğini bilimsel olarak kanıtlamaz. Bağırsak düzenini beslenme, sıvı tüketimi, hareket, ilaçlar, hastalıklar, stres ve kişinin mikrobiyotası dahil pek çok etken belirler.
Fakat bu küçük yabani armut bana önemli bir kapı açtı.
Bugün yeniden aynı yere gittim.
Bu defa hazırlıklıydım.
Bir torba dolusu ahlat topladım ve eve getirdim.
Şimdi çevremde gördüğüm bu küçücük yabani armutlara başka gözle bakıyorum.
Ahlat, yabani armut türlerine verilen adlardan biridir. Yabani armutlar üzerine yapılan araştırmalar, meyvelerinde çeşitli fenolik bileşikler ve antioksidan özellik gösteren maddeler bulunabildiğini ortaya koyuyor. Meyveler genel olarak beslenmedeki lif ve bitkisel bileşenlerin kaynaklarından biridir. Lifli bitkisel beslenmenin bağırsak mikroorganizmalarıyla ilişkisi ise bugün mikrobiyota araştırmalarının önemli konularından biridir.
Göç üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da benim yıllar önce sezgisel olarak sorguladığım başka bir konuya dikkat çekiyor: İnsan başka bir ülkeye taşındığında yalnızca adresi değişmiyor. Beslenmesi, çevresi ve yaşam tarzıyla birlikte bağırsak mikrobiyotasının yapısında da değişiklikler görülebiliyor. Bunun ne kadarının beslenmeden, ne kadarının çevreden ve diğer yaşam koşullarından kaynaklandığı kişiden kişiye değişiyor ve araştırılmaya devam ediyor.
Belki de benim hikâyemde en ilginç olan tam olarak budur.
Almanya'ya geldiğimde kendime:
“Ben burada neyi hazmedebiliyorum ki?” diye soruyordum.
O zaman bu cümlenin içinde aile vardı, arkadaşlık vardı, akrabalık vardı, komşuluk vardı, yabancı bir toplumun içinde kendine yer açmaya çalışan genç bir kadın vardı.
Bugün aynı kelimeye başka türlü bakıyorum.
Hazmetmek…
Yalnızca yediğimiz yemeği parçalamak mıdır?
Yoksa insan yaşadıklarını da hazmetmek zorunda mıdır?
Belki bedenimizle hayat hikâyemiz arasındaki ilişki, düşündüğümüzden daha karmaşıktır.
Ben bugün kimseye “Ahlat yiyin, kabızlığınız geçer” demiyorum. Böyle bir iddia tıbben doğru olmaz.
Ama şunu söylüyorum:
Etrafınızda gördüğünüz o küçücük yabani armutları değersiz sanıp hemen atmayın. Bizim köyde armuda Zazaca “kak” derdik. Çocukluğumuzda yediğimiz bu meyveleri araştırın, tanıyın, koruyun. Uygun olan türleri çoğaltın. Çünkü doğada değersiz sandığımız nice bitkinin ve meyvenin ardında hem bir kültür hem de araştırılmayı bekleyen bir bilgi birikimi vardır.
Benim için ahlat artık yalnızca yabani bir armut değil.
Bir ağacın altında tesadüfen bulduğum küçücük bir meyve, beni çocukluğuma, köyüme, mesleki eğitimlerime ve yıllardır cevabını aradığım bir soruya yeniden götürdü.
Belki de bazen insan, yıllarca çok uzaklarda aradığı bir cevabın izini…
Çocukken uzanıp dalından kopardığı küçücük bir meyvede bulur.
Başlıca faydaları şunlardır:
* Lif içerir: Bağırsak hareketlerini ve düzenli dışkılamayı destekler. Özellikle kabuğuyla tüketildiğinde lif miktarı daha yüksektir.
* Polifenol ve antioksidan bileşikler içerir: Hücreleri oksidatif strese karşı korumaya yardımcı olan bitkisel bileşiklerdir.
* C vitamini içerir: Bağışıklık sisteminin normal çalışmasına ve kolajen oluşumuna katkıda bulunur.
* Potasyum sağlar: Normal kas ve sinir fonksiyonları ile kan basıncının düzenlenmesinde rol oynar.
* Tokluk sağlayabilir: Lifli yapısı nedeniyle daha uzun süre tok hissetmeye yardımcı olabilir.
* Bağırsak mikrobiyotasını destekleyebilir: Armuttaki lif ve bazı bitkisel bileşikler bağırsaktaki yararlı bakteriler için besin görevi görebilir.
Nimet Canpolat



