Ben uzun yıllar bunların hiçbirine yük demedim.
Sorumluluk dedim.
Düzen dedim.
Hayatın doğal akışı sandım.
Belki de asıl mesele buydu: Bazı sorumlulukları bana kimse vermedi. Yapılması gereken bir şeyi gördüğüm anda, çoğu zaman düşünmeden ben üstlendim.
Sabah 05.00
Her sabah saat beşte kalkarım.
Yatağımı toplarım.
Duşumu alırım.
Bir bardak ılık suyumu içerim.
Sonra otururum.
Meditasyonlarımı yaparım. Mantralarımı tekrarlarım. PSYCH-K çalışmalarımı, içsel dönüşümümü yaparım.
Daha gün başlamadan o gün nasıl bir enerjinin içinde yaşayacağıma karar veririm:
Bugün kendi enerjimin sahibi olmayı seçiyorum.
Yapıcı olmayı seçiyorum.
Her zaman güvende olmayı seçiyorum.
Sabah 05.00 ile 06.00 arasındaki o bir saat, günün içinde yalnızca bana ait olan zamandır.
Sessizliğimdir.
Merkezimdir.
Kendimle buluştuğum yerdir.
Saat 06.00'dan sonra
Saat altı olduğunda evin ve hayatın sorumlulukları başlar.
Evin düzenini kontrol ederim. Gece kalan bir şey var mı, düzeltilmesi gereken bir yer, kaldırılması gereken bir eşya, silinmesi gereken küçücük bir leke...
Görürüm.
Ve gördüğüm anda yaparım.
Bir ayakkabı düzgün durmuyorsa düzeltirim. Bir pencere açık kalmışsa kapatırım. Bir yüzeyde leke varsa silerim.
Evin ön cephesini kontrol ederim. Gece rüzgârın taşıdığı yaprakları temizlerim. Bahçeyi sularım, gerektiğinde toprağı kazar, bitkilerin bakımını yaparım.
Yaklaşık 300 metrekarelik bir evin fiziksel bakımını yıllardır büyük ölçüde kendim yürütüyorum.
Her ilkbahar ahşap parkelerin yıllık bakımını yapar, yüzeylerini temizler ve yeniden yağlarım. Zeminlerin, kapıların ve pencerelerin bakımını ve cilasını yaparım.
Evde bir şey bozulduğunda önce kendim bakarım. Sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırım. Yapabileceğim bir tamirse yaparım.
Yapamadığım noktada da sorumluluk bitmez.
Doğru ustayı araştırırım. Telefon ederim. Fiyat alırım. Randevuyu ayarlarım. Gelmesini beklerim. Yapılan işi kontrol eder, sonunda ödemesini yaparım.
Bir tamirin kendisi bazen yarım saat sürer. Fakat o yarım saatin gerçekleşebilmesi için harcanan görünmez zamanın ve zihinsel enerjinin hesabını kimse tutmaz.
Saat 08.00: Mesleki hayat başlıyor
Sabah saat sekizde ise benim mesleki çalışma günüm başlar.
Artık yalnızca evin sorumluluğunu taşıyan kadın değilim; mesleğimin gerektirdiği dikkat, sorumluluk ve insan ilişkileri de devreye girer.
Hastalar...
Müşteriler...
Randevular...
Telefonlar...
Sorular...
Çözülmesi gereken meseleler...
Saat 08.00'den 17.00'ye kadar fiilen mesleğimi yürütürüm.
Fakat saat beş olduğunda iş günü kâğıt üzerinde bitse bile benim işim bitmez.
17.00–20.00: Görünmeyen ikinci mesai
Akşam saat beşten sekize kadar telefon üzerinden çalışmaya devam ederim.
Gün içerisinde cevap veremediğim aramalara dönerim. Hastaların ve müşterilerin sorularını cevaplarım. WhatsApp mesajlarını okurum. Randevuları düzenlerim. E-postaları kontrol eder, cevaplanması gerekenleri cevaplarım.
Dolayısıyla benim mesleki çalışma günüm gerçekte sabah sekizde başlayıp akşam beşte sona eren klasik bir çalışma günü değildir.
Saat 08.00'de başlayan mesleki sorumluluğum, çoğu gün saat 20.00'ye kadar zihinsel ve iletişimsel olarak devam eder.
Fakat taşıdığım sorumluluk yalnızca ev ve meslek de değildir.
Ben insanları da zihnimde taşıyorum.
Hastalarımı düşünüyorum.
Eşimi düşünüyorum.
Oğlumu, gelinimi, torunlarımı düşünüyorum.
Onların hayatlarında bir sorun olduğunda o sorun benim zihnimin de bir köşesine yerleşiyor.
Kardeşlerimi düşünüyorum.
Kardeşlerimin çocuklarını...
Yeğenlerimi...
Onların çocuklarını...
Aile genişledikçe, zihnimde taşıdığım insanların halkası da genişlemiş.
Kimin bir sorunu var?
Kimin yardıma ihtiyacı var?
Kimin işi çözülmedi?
Kimin yanında olmak gerekiyor?
Yalnız ailemi değil; hastalarımı, işimi, resmi kurumlarla yapılması gerekenleri, devlete karşı sorumluluklarımı, evrakları, ödemeleri ve randevuları da düşünüyorum.
Yıllarca ulaşabildiğim herkese bir şekilde hizmet etmişim.
Birinin işi varsa koşmuşum.
Birinin derdi varsa dinlemişim.
Birinin çözemediği bir mesele varsa çözmeye çalışmışım.
Birinin bana ihtiyacı varsa kendi zamanımdan ona yer açmışım.
Bazen insanın sırtındaki en ağır şey, elinde taşıdığı değildir.
Aklından hiç indiremediği insanlardır.
Çünkü beden bir işi bitirip bırakabilir.
Zihin bırakmıyor.
Bir mesele biterken bir başkası başlıyor. Bir hastanın telefonu, evde çözülmesi gereken bir sorun, bir resmi yazı, bir ödeme, bir çocuk, bir kardeş, bir yeğen, bir torun...
Ve hepsi aynı zihnin içinde yaşamaya devam ediyor.
İşte görünmeyen yük tam burada ağırlaşıyor.
Bir lekeyi silmek insanı tüketmez.
Bir pencereyi kapatmak da tüketmez.
Bir telefon görüşmesi, bir randevu veya bir tamirci aramak da tek başına insanı tüketmez.
İnsanı tüketen, yüzlerce küçük sorumluluğun ve onlarca insanın hayatının yıllarca aynı zihinde toplanmasıdır.
Bazen beden, zihnin yıllardır söylemediğini söylemeye başlar.
Sırt ağırlaşır.
Omuzlar çöker.
Ayaklar artık taşımakta zorlanır.
Ve insan hâlâ “Daha ne yapmam gerekiyor?” diye düşünürken, bedeni ayakları titreyene kadar taşımaya devam eder.
Ben bunları yıllarca olağanüstü işler olarak görmedim.
Ben bile kendime, “Bütün bunları sen yapıyorsun,” demedim.
Kendime acımadım.
Bugün de acımıyorum.
Çünkü mesele kendine acımak değil.
Mesele, insanın kendi kapasitesini sınırsız zannederek kendi kendisini ne kadar sessizce yıpratabileceğini fark etmek.
Birçok kadının hikâyesi de belki burada birbirine benziyor.
Kadın yalnızca yemek yapmıyor, temizlik yapmıyor, çocuk büyütmüyor, hasta bakmıyor.
Kadın hatırlıyor.
Düşünüyor.
Önceden görüyor.
Planlıyor.
Takip ediyor.
İnsanları birbirine bağlıyor.
Bir ailenin yalnızca işlerini değil, çoğu zaman duygusal ve zihinsel hafızasını da taşıyor.
Ve hayat düzgün işlediği sürece bütün bu emek neredeyse görünmez kalıyor.
Saat 23.00
Gece saat on bir civarında yatağa giriyorum.
Biraz gevşemek, zihnimi günün içinden çıkarabilmek için bir film açıyorum.
Çoğu zaman filmin sonunu göremiyorum.
Film devam ederken uyuyakalıyorum.
Ve birkaç saat sonra, sabah beşte, yeniden kalkıyorum.
Bugün fark ettiğim şey şu:
Bazı sorumlulukları hayat bana verdi.
Bazılarını koşullar getirdi.
Bazılarını ise hiç kimse benden istemediği hâlde ben kendim aldım.
Çünkü yapabiliyordum.
Çünkü yetişebiliyordum.
Çünkü güçlüydüm.
Fakat insanın güçlü olması, kapasitesinin sonsuz olduğu anlamına gelmiyor.
Her yapabildiğim şeyi yapmak zorunda değilim.
Her gördüğüm eksik benim görevim değil.
Her insanın sorununu zihnimde taşımak zorunda değilim.
Her problemi benim çözmem gerekmiyor.
Belki de yıllarca başkalarının yükünü taşımaktan daha fazlasını yaptım:
Herkese yetişme sorumluluğunu taşıdım.
Şimdi gücün başka bir biçimini öğreniyorum.
Her şeyi taşımayı değil, seçmeyi.
Kimi, neyi ve ne kadar taşıyacağıma artık ben karar veriyorum.
Nimet CANPOLAT



