Ağustos, yazın sıcaklığını toprağın üzerine bütün ağırlığıyla bırakmıştı. Takvimler ayın ortasını gösterirken, biz üç arkadaş kendi köylerimizde olmanın tarifsiz mutluluğunu yaşıyor, sayılı günlerimizi memleketin havasını soluyarak tüketiyorduk.
İstanbul’da yan yana geldiğimiz her sohbette konu bir şekilde yine buralara gelirdi. Karakoçan’a, oradan köylerimize… Hep aynı şeyi söylerdik:
“Bir gün mutlaka bütün köyleri dolaşacağız. Dağlarını, yollarını, derelerini, çeşmelerini; bildiklerimizi yeniden görecek, bilmediklerimizi keşfedeceğiz.”
Yıllardır dilimizde olan bu murat, nihayet 16 Ağustos 2026 Pazar günü gerçeğe dönüştü.
Paş’tan başlayan yol
Sabahın ilk ışıklarıyla Ümit arkadaşımız kendi köyü Okçular’dan yola çıkmıştı. Çakan üzerinden, İlbey’en Mezrası ile Paş arasındaki stabilize yoldan ilerleyerek saat 07.30 sıralarında Paş’a ulaştı.
Yolun bozukluğu hem insanı hem de aracı yoruyordu. Fakat bazı yollar vardır; ne kadar çetin olursa olsun, vardığın yer sana bütün yorgunluğunu unutturur.
Ümit’in gelişiyle odun ateşinde çayımızı demledik. Balkonda, karşımızda bütün heybetiyle duran Düzgün Baba’ya karşı kahvaltımızı yaptık. Gökyüzü her zamanki masmaviliğini bu kez parçalı bulutlara bırakmıştı. Sanki gökyüzü de bizim yolculuğumuza eşlik etmek için hazırlanıyordu.
Saat 08.30’da Paş’tan yola çıktık.
Koçyiğitler Karakolu’na kadar uzanan 5,5 kilometrelik bozuk yol yine sabrımızı sınadı. Ama Pembelik Barajı’nın Dersim tarafına açılan manzarası ve Düzgün Baba’nın uzaklardan yükselen görkemli silueti, yolun bütün sıkıntısını bir anda unutturuyordu.
Koçyiğitler’e vardığımızda stabilize yol geride kaldı, yamalı da olsa asfalt yola çıktık. Bir süre sonra Xelan, yani Koçyiğitler Köyü uzaktan göründü. Kısa bir süre kuşbakışı seyrettik ve yolumuza devam ettik.
Yol boyunca değişen köyler
Şewtiyan sınırlarına girdiğimizde yeni yapılan evler dikkatimizi çekti. Yaz aylarında canlanan, kışın ise büyük ölçüde sessizliğe bürünen köylerimizin ortak kaderi burada da kendini gösteriyordu.
Ardından yolumuz üzerindeki Badran köyüne bağlı Merge Mende mezrası mıntıkasına doğru ilerledik.
Burada insanın içini acıtan başka bir manzara çıktı karşımıza: Daha önce işletilmiş taş ocağı…
Bir zamanlar orman olan geniş bir alanın adeta tıraşlanarak geride çıplak bir toprak yığını bırakılması, doğanın nasıl hoyratça tüketilebildiğini gösteriyordu. Üstelik ortada belirgin bir rehabilitasyon çalışması da görünmüyordu. Daha yukarılara baktığımızda ise ormanın içinde yeni açılmış gibi duran geniş bir başka çalışma alanı dikkat çekiyordu.
Biraz ileride MTA tarafından daha önce jeotermal amaçlı sondaj yapılan bölgenin yakınında geniş bir alanda çalışan iş makineleriyle karşılaştık. Tel örgülerle çevrili alanda bize buraya Özel İdare tarafından GES yapılacağı ve yanında bir otel inşa edileceği söylendi.
Sonra kum ocağı…
Yolun hemen kenarında tehlike yaratacak biçimde çalışan ocak, ardından çöp transfer ve ayrıştırma alanının çevresindeki görüntüler…
Bütün bunlar, güzelim coğrafyanın üzerinde giderek büyüyen başka bir gerçeği gösteriyordu:
Doğa kendiliğinden tükenmiyor; çoğu zaman insan eliyle eksiliyor.
Karakoçan’a yaklaşırken Bahçelievler tarafındaki geniş güneş panelleri de karşımıza çıktı. Hemzalin tarafındaki elektrik depolama tesisiyle birlikte düşündüğümüzde, ilçenin çevresinde yeni bir görüntünün hızla şekillendiğini görmemek mümkün değildi.
Bu manzaralar içimizde bir burukluk bıraktı.
Çünkü bu toprakların tarihini, doğasını ve geleceğini korumak yalnızca konuşulacak bir mesele değil, sahip çıkılacak bir sorumluluktu.
Köylerden kanyonlara
Cobur’un yanından geçerken yeni evler uzaktan kendini belli ediyordu. Korkan tabelasını geride bırakıp Kani Sıpi köyüne girmeden Zelxıdır köyüne yöneldik.
Kanıya Dızan Çeşmesi’nde durup kaynak suyundan içtik.
Bazen bir yolculuğun en güzel anı, büyük bir manzara değil; avuçlarına doldurduğun buz gibi bir köy suyudur.
Zelxıdır’ı geçtikten sonra aşağıda uzanan uzun kanyon bütün dikkatimizi kendisine çekti. Karşı tarafta Sarpuca Köyü uzaktan görünüyordu. Dağların arasından kıvrılarak uzanan yol, bizi Gahmut’a götürdü.
Dere kenarında kurulmuş, yolları dar ve dağınık Gahmut’u geçerek Arpesi’ye ulaştık.
Arpesi’de, kanyonu besleyen derenin üzerinde kurulmuş köyün kendine özgü dokusu hemen fark ediliyordu. Burada Cem Vakfı bünyesinde bir Cemevi şubesinin açılmış olması da ayrıca dikkatimizi çekti.
Saat 10.30’u gösterdiğinde Sebat arkadaş bizi evinin önünde karşıladı.
Annesiyle kısa bir sohbet ettik.
Bir annenin gözlerinde, kızının kısa süreliğine bile olsa yeniden yola çıkmasının hüznünü ve endişesini görmek mümkündü.
Artık üç kişi değil, dört kişi yola devam edecektik.
Keklik’te tarihin kapısını aralamak
Arpesi’den sonra rotamızı Keklik’e çevirdik.
Köy çeşmesinde soğuk suyumuzu içtik, çeşmenin üzerindeki eriklerden tattık ve ardından köyün merkezindeki camiye gittik.
Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bu yapı, avlusuna adım attığınız anda bambaşka bir dünyaya dönüşüyordu.
Eski taş duvarlar…
Otantik ahşap kapı…
Ağaçlardan yapılmış balkon ve tavan…
Duvarlardaki işlemeli halılar…
Yerdeki halılar…
Her şey geçmişten bugüne taşınmış bir kültürün sessiz tanığı gibiydi.
Sanki bina değil, zamanın kendisi ayakta duruyordu.
Keklik’te bizi düşündüren başka bir manzara ise sal taşlarından yapılmış ve zamanla harabeye dönüşmüş eski evlerdi.
Bu taşların hangi hayatlara tanıklık ettiğini kim bilir?
Belki Hititlerin, belki Ermenilerin, belki yüzyıllar boyunca burada yaşamış başka insanların ayak izleri vardı bu taşlarda.
Ama bugün o taşların bir kısmının sökülüp yeni yapılan evlerin önünde parke gibi kullanılması, insanın içini burkuyordu.
Geçmişi korumak yerine geçmişin taşlarını tüketiyorduk.
Kısa bir kahvenin ardından yeniden yola çıktık.
Tepeden bakınca bütün bir coğrafya
Ana yola çıktık ve bir tepe üzerinde kısa bir mola verdik.
Sabahki parçalı bulutlar burada yoğunlaşmıştı. Yağmurun eli kulağındaydı.
Tepeden baktığımızda Koçet, Mezra Çelebi, Çan, Kerboz, Karaçan ve Demtaş sanki avucumuzun içine serilmişti.
Bir coğrafyanın güzelliğini anlamanın en güzel yolu bazen ona biraz uzaktan bakmaktır.
Hava koşullarını düşünerek rotamızı Kuşbayırı’na çevirdik.
Fakat burada da başka bir gerçek yüzümüze çarptı:
Köylerimiz boşalıyordu.
Birkaç yaşlı insan…
Birkaç inşaat işçisi…
Ve sessizleşmiş evler.
Çocukların sesinin, gençlerin telaşının olmadığı köyler; yalnızca yerleşim yerleri değil, yavaş yavaş hafızasını kaybeden hayat alanlarıdır.
Çan: Bir köyden daha fazlası
Sonra rotamızı Çan’a çevirdik.
Çan, yalnızca bir köy değildi.
Karakoçan ilçe olmadan önce çok daha geniş bir coğrafyanın idari merkezi olmuş, tarih boyunca farklı toplulukların izlerini taşıyan önemli bir yerleşim alanıydı.
Ermeniler, Süryaniler, Müslüman Kürt ve Zaza toplulukları…
Farklı inançların, kültürlerin ve yaşamların birbirine değdiği zengin bir hafıza coğrafyasıydı burası.
Köyün ortasındaki tarihi çeşmeden su içtik.
Sonra köyü dolaştık.
Depremlerle yıkılmış eski taş evlerin büyük bölümünün artık yerinde olmadığını görmek insanı hüzünlendiriyordu.
Bir zamanlar insanların hayatlarını, kültürlerini ve anılarını taşıyan taş evler; bugün ya yıkılmış ya da kaderine terk edilmişti.
Köyün merkezinde nadir ayakta kalan taş evlerden birinin önünde oturan yaşlı bir amcayla sohbet ettik.
TOKİ evini istemediğini söyledi.
Çünkü ona göre o taş ev, her şeye değerdi.
Kışın köyde yalnızca beş hanenin kaldığını, yazın gelenlerin ise bir süre sonra geri döndüğünü anlattı.
Bu cümle aslında Çan’ın değil, birçok köyümüzün hikâyesiydi.
Köyün ortasındaki kesme taşlardan yapılmış tarihi caminin ve lojmanının hâlâ ayakta durması bizi sevindirdi. Fakat hemen yanında yeni bir caminin daha yapılmakta olduğunu görmek, yaşlı amcanın “Buna ihtiyaç yok” sözleriyle birleşince düşündürdü.
Bazen mesele yeni bir şey yapmak değil, elimizde kalanı koruyabilmektir.
Çan’da bizi en çok etkileyen yerlerden biri de Hüseyin Bingöl Konağı oldu.
Üzerindeki,
“Bu konak, benim dünyadaki en değerli eserimdir.” sözü, bu yapının yalnızca bir ev olmadığını anlatmaya yetiyordu.
Duvarlarında atları bağlamak için kullanılan eski çiviler, ahşap balkon ve korunmuş mimarisiyle konak, Çan’ın geçmişinden bugüne kalmış sessiz bir tanık gibiydi.
Tam da konağın yanındayken gökyüzü kısa bir yağmura döndü.
Sanki doğa da geçmişin üzerine birkaç damla gözyaşı bırakıyordu.
Yağmur dinince köyün tarihi çeşmesine yeniden gidip soğuk suyundan içtik.
Çan’dan ayrılırken yeni yapılan bir yapıya Kürtçe “Male Meran” adının verilmesi ise bizi ayrıca gülümsetti.
Çünkü bir dilin yaşaması, yalnızca konuşulmasıyla değil; taşlara, evlere ve hayata yazılmasıyla mümkündür.
Pilavtepe’nin gölgesinde bir yoldaş
Karaçan Köyü’nü uzaktan seyrederek yolumuza devam ettik.
Şamani’ye girmeden, güneşin batış gölgesinin düştüğü düzlükte bizi başka bir ziyaret bekliyordu.
Kûlûkan…
Pilavtepe…
Gre Gaxfine…
Uzaktan bakıldığında Mısır piramitlerini andıran heybetli görünümüyle yükselen bu dağ, yalnızca görüntüsüyle değil, efsanesiyle de bu coğrafyanın hafızasında yer etmişti.
Anlatılan rivayete göre bir zamanlar dağın zirvesinde koyun sağan berivanlar susuz kalır. Allah’a dua ederek su ister ve dilekleri gerçekleşirse kurban adayacaklarını söylerler.
Duaları kabul olur ve dağın zirvesinden su çıkar.
Ancak kurban zamanı geldiğinde içlerinden biri bir pire yakalayıp öldürür ve “İşte kurban ettim” der.
Rivayete göre Allah buna gazap eder ve oradaki koyunları, berivanları ve çobanı taşa çevirir.
Bu elbette bir efsanedir.
Ama bazı efsaneler vardır ki doğruluğundan çok, bir halkın hafızasında nasıl yaşadığı önemlidir.
İşte böyle bir dağın eteklerinde, 2023 yılında aramızdan ayrılan yol arkadaşımız Ali Edebali’nin kabrine geldik.
Dağın serin rüzgârı yüzümüze vuruyordu.
Kabrinin başında, fotoğrafındaki bakışlarına baktığımızda sanki hâlâ söyleyecek sözleri varmış gibi hissettik.
Ali Edebali’nin yaşamı; halkının değerlerine bağlılığın, inandığı yolda geri adım atmamanın ve karşılık beklemeden yoldaşça yaşamanın hikâyesiydi.
Bedenen tutsak edildi.
Yıllarca mahpus yattı.
Yoksulluğu gördü.
Ama inandığı değerlerden bir adım bile geri çekilmedi.
Çok sevdiği ana dili Kürtçeyi her ortamda konuşarak kendisini ifade ederken, diline sahip çıkmanın ve onu yaşatmanın da mücadelesini verdi.
Çıkar ilişkilerine girmeden, insani değerlerini hep korudu. İnsanlarla kurduğu ilişkilerde samimiyeti, yoldaşlığı ve vefayı öne çıkardı; sahip olduğu değerleri hiçbir karşılığa değişmedi.
Bugün bedeni bu toprağın bağrında olsa da ruhunun, doğduğu dağların doruklarında dolaştığına inanmak istedik.
Bazı insanlar ölmez; yalnızca bedenlerini toprağa, hatıralarını ise dağlara bırakırlar.
Cebrail’e…
Ali Edebali’nin ardından bu kez Korkan yoluna saptık.
2015 yılında bedenini bu topraklara teslim ettiğimiz Cebrail Günebakan yoldaşımızın kabrine geldik.
Güzel yarınlar kurma düşüyle çıktığı yolculuk, Suruç’ta henüz 22 yaşındayken vahşi bir katliamla yarım bırakılmıştı.
Bugün yaşasaydı 34 yaşında olacaktı.
Belki saçlarına birkaç ak düşmüş, belki hayatın başka yüklerini omuzlamış olacaktı.
Ama bugün o, bizim gözümüzde hâlâ dağların özgür çocuğuydu.
Cebrail, Peri’nin asi çocuğuydu.
Bedenini bu topraklara teslim etti; fakat daha güzel yarınlar kurma umuduyla taşıdığı o özgürlük ruhu, acılar içindeki bu coğrafyanın her yanında esmeye devam edecek.
Bedeninin toprağa karışmış olması, bıraktığı düşün, umudun ve hatıranın yok olduğu anlamına gelmiyordu.
Çünkü bazı insanların yaşamı, ömürlerinden daha uzun sürer.
Cebrail’in ardından bir süre sessiz kaldık.
Sonra onun dağlara, rüzgâra ve bu topraklara emanet edilmiş hatırasıyla sessizce vedalaştık.
Bir günün içine sığan koca bir memleket
Yolumuza devam edip ana yolun üzerindeki bir tepede durduk.
Karşımızda Dersim sınırlarında Pembelik Barajı’nın gövdesi…
Daha yukarıda heybetiyle Düzgün Baba…
Uzaklarda Bingöl-Yayladere tarafında Silbüs Dağı…
Dağlar birbirine bakıyor, vadiler birbirine sesleniyor, biz ise bu coğrafyanın ortasında küçücük bedenlerimizle kocaman bir tarihin içinden geçiyorduk.
Gün artık akşama dönüyordu.
Sabah Paş’tan başlayan yolculuğumuz; Okçular’dan Çakan’a, Paş’tan Koçyiğitler’e, Şeftiyan’dan Badran’a, Zelder’den Gahmut’a, Arpesi’den Keklik’e, Kuşbayırı’ndan Çan’a, Pilavtepe’den Korkan’a uzanmıştı.
Bir günün içine sığdırabildiğimiz kadar çok köy, çok dağ, çok çeşme, çok hikâye ve çok hatıra biriktirmiştik.
Karakoçan’a dönerken 1980 yılında yaşamını yitiren Zeki Yıldız’ın kabrini de ziyaret ettik. Sonrasında hayat arkadaşı Emoş Yıldız ile dost muhabbeti içerisinde çayını içtik.
Ve böylece günün yolculuğunu tamamladık.
Fakat aslında yolculuk bitmemişti.
Çünkü insan memleketinden dönerken yalnızca evine dönmez.
Biraz daha kendisine döner.
Yolun bize bıraktığı
Bu yolculukta yalnızca köyleri görmedik.
Değişen zamanı da gördük.
Boşalan evleri…
Sessizleşen köyleri…
Yıkılan taşları…
Yeni yapılan betonları…
Tahrip edilen ormanları…
Doğanın üzerine kurulan yeni hesapları…
Ama bütün bunların yanında hâlâ akan çeşmeleri, hâlâ dimdik duran dağları, hâlâ geçmişini koruyan birkaç taş evi, hâlâ hatırlayan yaşlı insanları ve hâlâ yüreğinde memleket sevgisi taşıyan insanları da gördük.
Belki de en çok bunu anladık:
Bir coğrafyayı yaşatan yalnızca evleri ve yolları değildir; onu hatırlayan insanlarıdır.
Zaman geçtikçe bazı değerlerin sessizce değiştiğine tanık oluyoruz.
Dostluklar çıkarların gölgesinde kalıyor.
Sevgiler kolay tüketiliyor.
Verilen sözlerin ağırlığı azalıyor.
Güven, sadakat ve vefa; çoğu zaman birkaç güzel cümleye sığdırılıyor.
Fakat bütün bunları gördük diye kendi doğrularımızdan vazgeçmek, başkalarının hayal kırıklıklarının bedelini kendimize ödetmek olur.
Güvenin kırıldı diye herkesten şüphe etmek zorunda değilsin.
Sevgin karşılık bulmadı diye kalbinin kapısını sonsuza kadar kapatmak zorunda değilsin.
Birileri vefasız çıktı diye vefayı değersizleştirmek zorunda değilsin.
İyi olmak, herkese kendini kullandırmak değildir.
Merhametli ol; ama sınırlarını bil.
Sev; ama kendini unutma.
Affet; ama yaşadıklarından ders çıkar.
Birine değer ver; ama kendi değerini onun davranışlarına teslim etme.
Çünkü insanlar gelir ve gider.
Dostluklar değişir.
Sözler unutulur.
Yollar ayrılır.
Fakat insanın kendisiyle kurduğu ilişki, bütün bunlardan sonra geriye kalan en büyük mirastır.
Belki gerçekten de dünyanın birçok değeri eksiliyor.
Belki köylerimiz boşalıyor, taş evlerimiz yıkılıyor, çeşmelerimiz susuyor, doğamız yara alıyor.
Ama bütün bunların karşısında yapabileceğimiz en anlamlı şey, kendi içimizde eksilen değerleri yeniden çoğaltmaktır.
Vefayı yaşatmak…
Dostluğu korumak…
Toprağı sevmek…
Dağı kollamak…
Geçmişi unutmamak…
İnsana insan olduğu için değer vermek…
Ve bütün bunları gelecek kuşaklara bırakabilmek.
Çünkü bir gün biz de bu yollardan geçip gideceğiz.
Geride ne kadar mal bıraktığımızdan çok, hangi dağın gölgesinde bir dostu hatırlattığımız, hangi çeşmenin başında bir anıyı yaşattığımız ve hangi insanın yüreğinde güzel bir iz bıraktığımız kalacak.
16 Ağustos 2026’da çıktığımız bu yolculuk, bizim için yalnızca birkaç köyü gezmek değildi.
Biz o gün; toprağın hafızasında yürüdük, dağların sessizliğini dinledik, çeşmelerin suyundan geçmişi içtik, dostluğumuzu yollara kattık ve memleketi yeniden yüreğimizden geçirdik.
Yol bitti.
Ama bazı yollar vardır; insanı eve değil, kendisine götürür.
Bizim o gün yürüdüğümüz yol da işte böyle bir yoldu.
Eren Akyol
Karakoçan Dayanışma İnsiyatifi



