Önce Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik yapılan hakaretleri konuşmak gerekiyor. Bir siyasetçi eleştirilebilir, hatta sert biçimde eleştirilebilir. Ancak hakaret; düşüncenin değil, öfkenin dilidir. Türkiye’de giderek daha fazla insan, birbirinin fikrine cevap vermek yerine kişisel saldırıları tercih eder hale gelmiştir. Bu durum yalnızca bir siyasetçiye değil, toplumun ortak siyasi kültürüne zarar vermektedir.

Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu hakkında kullanılan aşağılayıcı ve sert dil, Türkiye’de siyasetin ne kadar gergin bir zemine sürüklendiğini bir kez daha göstermektedir. Siyasi aktörler elbette eleştirilebilir; politik tercihleri tartışılabilir. Ancak eleştirinin yerini hakaret aldığında, bu durum bireyleri aşarak toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren bir soruna dönüşmektedir.

Çünkü siyaset fikirler üzerinden değil de öfke üzerinden yürümeye başladığında, toplumun ortak konuşma zemini zayıflar; karşılıklı anlayış yerini kalıcı bir kopuşa bırakır.

Bu durum, yalnızca bir siyasetçiye yönelik söylem meselesi değil; siyasetin genel karakterinde yaşanan daha derin bir dönüşümün işaretidir.

Ortadoğu siyasetinde bazı ülkeler vardır ki, yalnızca iç dengeleriyle değil, temsil ettikleri siyasal modellerle de tartışılır. Lübnan bunlardan biridir. Lübnan’da siyaset uzun yıllardır ortak vatandaşlık fikrinden çok kimlikler üzerinden şekillenmiş; devlet yönetimi mezhepsel ve toplumsal dengeler üzerine kurulmuştur.

İlk bakışta bu model, “herkesin temsil edildiği bir denge sistemi” gibi görünse de zamanla ortak ulusal kimlik bilincini zayıflatmış, toplumun farklı parçalarını birbirinden uzaklaştırmıştır. Bireyler kendilerini önce vatandaş olarak değil, ait oldukları mezhepsel veya toplumsal kimlik üzerinden tanımlamaya başlamıştır. Bu tür yapılarda siyaset, üretim ve kalkınma ekseninden çok kimlikler arası denge ve pazarlık mekanizmasına dönüşür.

Bugün Türkiye’de yaşanan bazı gelişmeler de benzer tartışmaları beraberinde getirmektedir. Siyasetin giderek kimlikler üzerinden okunması, toplumsal blokların belirginleşmesi ve siyasi aktörlerin belirli kesimlerin temsilcisi gibi algılanması; “Türkiye yeni bir siyasal modele mi sürükleniyor?” sorusunu gündeme taşımaktadır.

Bir yandan Alevi-Sünni dengesi, diğer yandan Kürt meselesi, ayrıca muhafazakâr, milliyetçi ve seküler kimlikler üzerinden şekillenen siyasal okuma biçimleri giderek daha görünür hale gelmektedir. Bu durum, ortak vatandaşlık fikrini geri plana iterken, toplumsal zeminin parçalı bir görünüme bürünmesine yol açmaktadır.

Son dönemde yaşanan siyasi gelişmeler de bu tartışmaları daha görünür hale getirmiştir. Muhalefet partilerindeki iç krizler, hukuki süreçler etrafında şekillenen tartışmalar ve siyasi aktörler arasındaki hızlı pozisyon değişimleri, “kontrollü siyaset” ve “pragmatik yönelimler” gibi yorumların güçlenmesine neden olmaktadır.

Kürt meselesi ve çözüm süreçleri etrafında yaşanan tarihsel değişimler de bu bağlamda dikkat çekmektedir. Geçmişte daha mesafeli ve güvenlik merkezli bir dilin hâkim olduğu bu alanda, zaman içinde farklı siyasi aktörlerin diyalog ve temas arayışlarına yönelmesi, Türkiye siyasetinin değişken doğasını ortaya koymaktadır. Bu tablo, ilkesel tutarlılık ile siyasi pragmatizm arasındaki gerilimi daha görünür hale getirmektedir.

Özellikle bazı kesimler, Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki sınırların zaman zaman bulanıklaştığını düşünmektedir. Sert söylemlere rağmen temel meselelerde benzer reflekslerin ortaya çıkması, toplumda güven tartışmalarını artırmaktadır. Bu nedenle “devlet kendi muhalefetini mi üretiyor?” gibi sorular da daha sık dile getirilmektedir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Türkiye, tüm tartışmalara rağmen Lübnan’daki gibi resmi bir kimlik paylaşım sistemine dayalı bir devlet yapısına sahip değildir. Toplumsal yapı daha dinamik, siyasal alan ise daha değişkendir. Bu nedenle birebir benzetmeler her zaman sınırlı kalır. Yine de bu benzetmenin toplumda karşılık bulması, mevcut siyasi atmosfere dair kaygıların büyüklüğünü göstermektedir.

Asıl mesele şudur: Eğer insanlar kurumlara ve ilkelere değil, yalnızca kimliklere ve liderlere güvenmeye başlıyorsa, siyasal sistem ortak zemini kaybetmeye başlar. Oysa güçlü devletler yalnızca liderlerin yönlendirmesiyle değil; bağımsız kurumlar, hukuk düzeni ve eşit vatandaşlık anlayışıyla ayakta kalır.

Türkiye bugün tam da böyle bir eşikte durmaktadır. Bir tarafta giderek belirginleşen kimlik siyaseti, diğer tarafta ortak bir gelecek fikrini koruma ihtiyacı bulunmaktadır. Eğer siyaset tamamen kimliklerin pazarlığına indirgenirse toplumsal birlik zayıflayabilir. Ancak kapsayıcı bir demokrasi ve güçlü kurumsal yapı inşa edilirse, farklılıklar çatışma değil, toplumsal zenginlik üretir.

Bu yüzden bugün sorulması gereken temel soru şudur:

Türkiye, ortak vatandaşlık fikrini ve ilkesel siyaseti koruyarak mı ilerleyecek, yoksa siyasetin tamamen kimliklerin pragmatik dengeleri üzerinden şekillendiği yeni bir döneme mi girecek?

Gülcan IRMAK

Sosyolog