Kiğı Ölmez Köyü’nden Bir Tanıklık, Bir Vicdan Çağrısı
Bazı yolculuklar vardır; insanı yalnızca bir şehirden başka bir şehre götürmez. Bazen çıkılan bir yol, insanı kendi vicdanının en derin yerine ulaştırır. Her virajında yalnızca dağlar yükselmez; anılar yükselir. Her kilometrede yalnızca mesafe değil, insanın omuzlarına yüklenen sorumluluk da ağırlaşır.
18 Temmuz 2026 sabahı ben de böyle bir yolculuğa çıktım.
Amacım yalnızca Bingöl’ün Kiğı ilçesinde düzenlenen bir panele katılmak değildi. Asıl niyetim, yıllardır gözlerimin önünde ağır ağır yaralanan Peri Vadisi’nin sessiz çığlığına kulak vermek ve o çığlığı duymayanlara duyurabilmekti.
Çünkü Peri Vadisi yalnızca dağların arasından süzülen bir nehir değildir.
Burası binlerce yıllık bir hafızadır.
Her kayasında zamanın izi vardır.
Her meşesinde sabrın hikâyesi…
Her pınarında geleceğe bırakılmış sessiz bir emanet…
Peri Suyu yalnızca Fırat’ın en önemli kollarından biri değildir. O, bu coğrafyanın kalbidir. Vadinin nefesidir. Meşelerin köklerine yürüyen sudur. Kartalların kanadındaki özgürlüktür. Kekliklerin sesi, yaban keçilerinin yaşam alanı, toprağın bereketidir.
İnsan bazen bir coğrafyaya bakmaz…
Bir coğrafyanın kendisine baktığını hisseder.
Peri Vadisi de insana tam bunu hissettirir.
Ne var ki bugün bu kadim coğrafya, yıllardır peş peşe gelen müdahalelerle her geçen gün biraz daha yorgun düşüyor.
Önce barajlar yapıldı.
Vadinin doğal akışı değişti.
Bir zamanlar kayalara çarpa çarpa çağlayan Peri Suyu, geniş göletlerin ağır sessizliği içine hapsedildi.
Ardından bu kez madencilik faaliyetleri başladı.
Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Ölmez Köyü mevkiinde yaklaşık altı yüz hektarlık orman ve hazine arazisini kapsayan alanda altın, gümüş ve bakır madeni arama çalışmaları için süreç başlatıldı.
İş makineleri yalnızca toprağı kazmadı.
Dağların sessizliğini de parçaladı.
Ormanların bütünlüğünü de bozdu.
Yıllar boyunca kendi dengesi içinde yaşayan doğa, bir anda insan eliyle şekillendirilmeye başlandı.
Oysa doğa, insanın fethedeceği bir alan değil; birlikte yaşayacağı bir emanettir.
Bir ağacı kesmek yalnızca bir gövdeyi toprağa düşürmek değildir.
Bir kuşun sabah şarkısını susturmaktır.
Bir sincabın yuvasını dağıtmaktır.
Bir kelebeğin konacağı dalı yok etmektir.
Bir çocuğun yıllar sonra gölgesine sığınacağı ağacı bugünden elinden almaktır.
Toprağın nefesini kesmektir.
Yağmurun bereketini eksiltmektir.
Bir vadinin hafızasını sessizce silmeye başlamaktır.
Çünkü doğada hiçbir canlı tek başına yaşamaz.
Bir ağaç devrilirse…
Onunla birlikte binlerce görünmeyen hayat da sessizce yere düşer.
İşte bu düşüncelerle sabahın ilk ışıklarıyla köyümden yürüyerek yola çıktım.
Köyümüzün stabilize yolunda attığım her adım beni çocukluğuma götürüyordu.
Bu yolları yıllar önce de yürümüştüm.
O günlerde Peri Suyu özgürdü.
Vadiler yemyeşildi.
Meşe ormanları rüzgârla konuşurdu.
Suyun sesi kilometrelerce öteden duyulurdu.
İnsan o sesi dinlediğinde, doğanın da bir dili olduğunu anlardı.
Bir süre sonra Hopa’dan yola konulan Cemalettin Hocamızla Paş köyünde buluştuk.
Birlikte Koçyiğitler, Yalıntaş ve Okçular güzergâhını takip ederek Özlüce Barajı üzerinden Yayladere’ye doğru yol aldık.
Yol boyunca gördüğüm manzara, içimde tarifsiz bir hüzün bıraktı.
Bir zamanlar özgürce akan Peri Suyu, artık ağır ağır ilerleyen büyük bir gölü andırıyordu.
Baraj gölünün sessizliği insanın içine işliyordu.
Çünkü bazen sessizlik, en büyük çığlıktır.
Yayladere sınırlarını geride bırakıp Kiğı yönüne ilerledikçe Özlüce Barajı üzerinde kurulan kafes balıkçılığı tesisleri dikkatimi çekti.
Doğayla iç içe olması gereken bu eşsiz manzarada, insan müdahalesinin izleri her geçen gün biraz daha belirginleşiyordu.
Elbette üretim önemlidir.
Ancak insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Doğanın taşıma kapasitesi, suyun ekolojik dengesi ve bu kadim vadinin geleceği yeterince gözetiliyor mu?
Çünkü aynı coğrafya üzerinde barajlar, madencilik faaliyetleri ve farklı yatırımlar peş peşe geldiğinde, doğa bunların her birini ayrı ayrı değil; tek bir yük olarak hisseder.
Ve en ağır yükü de yine sessizce taşır.
İnsan bazen yol boyunca hiç konuşmadan da çok şey öğreniyor.
Ben o gün doğanın sessizliğini dinledim.
Ve o sessizlik bana tek bir cümle fısıldadı:
“İnsan, koruyamadığı doğa kadar yalnızlaşır.”
Yolumuza devam ettikçe Peri Vadisi’nin yıllar içindeki değişimi bütün çıplaklığıyla gözlerimin önünden geçiyordu.
Bir zamanlar çağlayarak akan Peri Suyu’nun kıyısında uzanan yollar, bugün büyük ölçüde baraj göllerinin suları altında kalmıştı.
Eskiden suya paralel ilerleyen güzergâhların yerini, dağların eteklerine dolanarak açılan yeni yollar almıştı.
O eski yollar yalnızca ulaşım güzergâhı değildi.
Onlar aynı zamanda insanların çocukluk anılarıydı…
Yaylalara çıkan patikalardı…
Komşuluğun, dayanışmanın ve ortak yaşamın izleriydi.
Bugün ise o yolların üzerinde sessizlik dolaşıyor.
Yayladere’den Kiğı’ya yaklaştıkça dikkatimi çeken bir başka manzara Kiğı’da kurulan Güneş Enerji Santrali (GES) oldu.
Bu manzara karşısında insan ister istemez şu soruyu da soruyor:
Bir coğrafyanın geleceği planlanırken, yalnızca enerji üretimi mi düşünülüyor; yoksa doğanın bütünlüğü, yaban hayatı ve ekolojik denge de aynı hassasiyetle korunuyor mu?
Çünkü doğa parçalar hâlinde yaşamaz.
Bir yanda barajlar…
Bir yanda maden sahaları…
Bir yanda geniş enerji yatırımları…
Her biri tek başına değerlendirildiğinde farklı amaçlar taşısa da, aynı coğrafyada üst üste gelen müdahaleler, zamanla vadinin bütünlüğünü değiştiren büyük bir baskıya dönüşüyor.
İnsan, ancak yıllar sonra geriye dönüp baktığında bunun yalnızca birkaç yatırım olmadığını; bir yaşam biçiminin yavaş yavaş değiştiğini fark ediyor.
Kiğı’nın girişine ulaştığımızda aracımızı kısa bir süre durdurduk.
Uzaktan ilçeye baktım.
Dağların heybeti hâlâ yerindeydi.
Ama insan eliyle bırakılan izler de artık o dağların ayrılmaz bir parçası hâline gelmişti.
Kısa bir dinlenmenin ardından panelin yapılacağı salona doğru yürüdük.
Saatler tam 13.00’ü gösteriyordu.
Salon yavaş yavaş doluyordu.
Köylüler…
Çevre gönüllüleri…
Sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri…
Ve doğaya karşı sorumluluk hisseden insanlar aynı çatı altında buluşuyordu.
O gün salonda bulunan herkesin ortak bir kaygısı vardı.
Peri Vadisi…
Çünkü Peri Vadisi yalnızca Kiğı’nın, Karakoçan’ın ya da Dersim’in meselesi değildi.
Bu vadi; Fırat’ın suyundan hayat bulan herkesin ortak mirasıydı.
Panel, moderatör İbrahim Kudiş’in açılış konuşmasıyla başladı.
Kudiş, Peri Vadisi’nin yalnızca doğal bir zenginlik olmadığını; geçmişten geleceğe uzanan ortak bir yaşam mirası olduğunu vurgulayarak, bu mirasa sahip çıkmanın herkes için ortak bir sorumluluk olduğunu ifade etti.
Ardından söz alan davanın çevre avukatı Yılmaz Karaaslan, Bingöl’de verilen maden ruhsatlarına ve hukuki süreçlere değinerek, doğayı korumanın aynı zamanda yaşam hakkını savunmak anlamına geldiğini dile getirdi.
Daha sonra konuşan TMMOB Bingöl İl Koordinasyon Kurulu Başkanı Canfidan Koldaş, kısa vadeli ekonomik hesaplar uğruna doğanın geri dönüşü olmayan biçimde tahrip edilmemesi gerektiğini belirterek, yaşam alanlarını korumanın yalnızca çevresel değil, toplumsal bir sorumluluk olduğunu ifade etti.
Metalurji Yüksek Mühendisi Cemalettin Küçük ise belki de günün en çarpıcı cümlesini kurdu:
“Vahşi madencilik, doğanın organlarını sökme işidir.”
Bu cümle salonda derin bir sessizlik oluşturdu.
Çünkü bazen tek bir cümle, uzun konuşmalardan daha fazla gerçeği anlatır.
Gerçekten de vahşi madencilik yalnızca toprağın altındaki madeni çıkarmak değildir.
Bir dağın hafızasını parçalamaktır.
Bir ormanın köklerini sökmektir.
Bir derenin yönünü değiştirmektir.
Ve yaşamın birbirine bağlı bütün halkalarını koparmaktır.
Son konuşmayı yapan EMEP Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca ise, doğal kaynakları ve yaşam alanlarını ilgilendiren bazı uluslararası kararların ve anlaşmaların, “milli güvenlik” ve “ticari sır” gerekçeleriyle kamuoyundan gizlenmesini eleştirerek; halkın geleceğini ilgilendiren konularda şeffaflığın esas olması gerektiğini vurguladı.
Konuşmasının sonunda verdiği mesaj açıktı:
Doğaya ilişkin kararlar, toplumdan gizlenerek değil; toplumun bilgisi ve katılımıyla alınmalıdır.
Bu konuşmanın ardından panel sona erdi.
Fakat aslında biten yalnızca programdı.
Benim içimde ise yeni başlayan bir sorumluluk vardı.
O gün salonda farklı platformların, çevre oluşumlarının, derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının isimlerini görmek umut vericiydi.
Bu desteklerin her biri elbette kıymetlidir.
Ancak Peri Vadisi’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yalnızca afişlerde yer alan isimler değildir.
Doğa yalnızca yayımlanan açıklamalarla korunmuyor.
Vadiler uzaktan gönderilen destek mesajlarıyla kurtulmuyor.
Bazen bir pankart taşımak, onlarca açıklamadan daha güçlüdür.
Bazen yağmurun altında bir ağacın yanında durmak, saatler süren konuşmalardan daha anlamlıdır.
Çünkü tarih, yalnızca kimlerin konuştuğunu değil; en zor zamanda kimlerin omuz verdiğini de yazar.
Hiç kuşkusuz yıllardır büyük emek veren, bedel ödeyen çevre örgütleri, platformlar ve gönüllüler vardır.
Onların mücadelesi bu toprakların vicdanıdır.
Fakat aynı sorumluluğu taşıdığını söyleyen herkes için artık seyretme zamanı geride kalmıştır.
Doğa, yalnızca alkış beklemiyor.
Daha fazla dayanışma…
Daha fazla ortak akıl…
Daha fazla cesaret…
Ve daha fazla omuz omuza mücadele bekliyor.
Çünkü Peri Vadisi’nin meselesi yalnızca Kiğı’nın değildir.
Yalnızca Karakoçan’ın değildir.
Yalnızca Dersim’in de değildir.
Peri Vadisi, Fırat Havzası’nın kalbidir.
Burada kirlenen su, yalnızca bir derenin suyu değildir.
Burada kesilen orman, yalnızca birkaç ağacın kaybı değildir.
Burada bozulan denge, yalnızca bu vadinin değil; gelecekte çocuklarımızın yaşayacağı coğrafyanın dengesidir.
Doğaya verilen zarar, sınır tanımaz.
Bir vadide başlayan tahribat, başka bir ovanın toprağına, başka bir kentin suyuna, başka bir çocuğun nefesine kadar ulaşır.
İşte bu yüzden Peri Vadisi’ni savunmak, yalnızca bir bölgeyi savunmak değildir.
Yaşamı savunmaktır.
Vicdanı savunmaktır.
Geleceği savunmaktır.
Panelden ayrılıp yeniden köyüme doğru yola çıktığımda, sabah gördüğüm manzaralar gözlerimin önünden bir kez daha geçti.
Sessizleşen Peri Suyu…
Baraj göllerinin altında kalan eski yollar…
Kömür olmak için kesilen genç meşeler…
Kafes balıkçılığıyla değişen su yüzeyi…
Dağ yamaçlarına yayılan GES alanları…
Ve bütün bunların ortasında, var olma mücadelesi veren kadim bir vadi…
O an şunu düşündüm:
İnsan bazen en büyük acıyı, sevdiği bir yerin yavaş yavaş değişmesine tanıklık ederken yaşar.
Çünkü bir vadi bir günde yok olmaz.
Bir nehir bir günde susmaz.
Bir orman bir günde tükenmez.
Ama sessizlik uzadıkça, kayıp büyür.
Ben o gün Kiğı’dan yalnızca köyüme dönmedim.
Omuzlarımda Peri Vadisi’nin sessiz çığlığını da getirdim.
Bu satırları yazmaktaki amacım kimseyi suçlamak değil…
Hep birlikte düşünmeye davet etmektir.
Çünkü bu topraklar bize ait değildir.
Biz, bu toprakların emanetçileriyiz.
Ve emanet, yalnızca sevilmez…
Korunur.
Belki bir gün bu yazıyı okuyanlar, Peri Vadisi’nin nasıl kaybedildiğini değil; nasıl birlikte korunduğunu konuşurlar.
İşte o gün, bu satırlar gerçek anlamda amacına ulaşmış olacaktır.
Çünkü Peri Vadisi ölürse…
Sadece bir vadi ölmez.
Bir nehrin hafızası ölür.
Bir ormanın nefesi ölür.
Bir kuşun yuvası ölür.
Bir çocuğun yarını eksilir.
Ve en acısı…
İçimizdeki insan biraz daha eksilir.
Eren Akyol
Karakoçan Dayanışma İnsiyatifi




