Bir film izliyordum.

Küçücük bir kız çocuğu annesini ve babasını kaybetmişti. Evde insanlar vardı. Gelen komşular çocuğun başını okşuyor, onu seviyor, teselli etmeye çalışıyordu. Anneannesi, annesiyle babasının ayakkabılarını kapının önüne koymuştu.

Sonra küçük kız, annesiyle babasının üzerinin örtüldüğünü gördü.

Çocuk aklıyla sordu:

“Neden annemin, babamın üstünü örtüyorsun? Onlar nefes alamaz ki…”

Anneannesi cevap vermedi.

İşte o anda film benim için bitti.

Ekrandaki küçük kız kayboldu ve yerine ben geldim.

Üç yaşındaki ben.

1960’lı yılların Dersim’inde, ölümün ne olduğunu bilmeyen ama babasının yokluğunu bütün varlığıyla hisseden küçücük bir kız çocuğu…

Babam bir süre önce eve küsmüş, gelmemişti. Annem, ablamla beni onu çağırmaya göndermişti. O yolculuktan zihnimde kalan parçalar var. Yolda karşılaştığımız atlar… Atların üzerindeki insanlar… İçime yerleşen o korku…

Çocukluğum boyunca atlardan korktum.

O günlerle babamın ölüm günü arasında çok uzun zaman geçtiğini sanmıyorum.

O yıllarda bize ait olmayan, emaneten kaldığımız tek katlı bir evde yaşıyorduk. Babam kendisine bir ev yapıncaya kadar orada kalıyorduk. Taş duvarlarının bazı yerleri dışarı doğru çıkmıştı. Eski, yorgun, sanki biraz daha dayansa yıkılacakmış gibi duran bir evdi.

Ve bir gün o evin kapısının önünde bir kalabalık vardı.

Kapının önü dümdüz, toprak bir alandı.

İnsanlar o toprak zeminin üzerinde bir yerlere gidiyor, geliyor; bazıları duruyor, bazıları birbirleriyle sessizce konuşuyordu. Yüzler çoktu. Ayaklar gelip geçiyordu. Ben küçücüktüm; insanların arasında ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Ve kalabalığın ortasında babam yatıyordu.

Toprağın üzerinde.

Üzerini örtmüşlerdi.

Ben bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.

Neden orada yatıyordu?

Neden kalkmıyordu?

Neden eve girmiyordu?

Neden bu kadar insan bizim kapımızın önündeydi?

Hatırladığım kadarıyla büyük çığlıklar yoktu. Belki vardı ve üç yaşındaki zihnim onları kaydetmedi. İnsanların üzgün olduğunu hatırlıyorum. Gelip gidiyorlardı. Bazıları babamın yanına yaklaşıyor, bazıları uzaklaşıyordu.

Kimin gerçekten üzüldüğünü, kimin ne düşündüğünü bilmiyordum.

Benim bildiğim tek bir şey vardı:

Orada yatan benim babamdı.

Ben ona gitmek istiyordum.

Babamı özlemiştim.

Belki kalkacağını düşünüyordum. Belki dokunursam bana bakacağını… Belki sesimi duyarsa doğrulacağını…

Çünkü ölümün ne olduğunu bilmiyordum.

Ben yalnızca babamın bir süredir eve gelmediğini ve şimdi nihayet yeniden karşımda olduğunu görüyordum.

Ona doğru gitmeye çalıştım.

Tam o sırada köyden genç bir kadın sol kolumdan yakaladı.

Bileğimi öyle sıkı tuttu ki o elin acısını bugün bile hatırlıyorum.

Ben babama gitmek istedikçe o beni bırakmıyordu.

“Bırak kolumu… Babama gideceğim.”

Ama bırakmadı.

Bana sevgiyle:

“Gilo can…” diye seslendi.

Sonra:

“Şimdi babanın yanına gitme. Baban yatıyor. Onu götürüp mezara koyacaklar. Kırk gün sonra, kırkında kazmayı vurduklarında baban yine gelecek.” dedi.

Ben üç yaşındaydım.

Söylenen sözün teselli mi, inanış mı, mecaz mı olduğunu nereden bilebilirdim?

Ben yalnızca inandım.

Babam kırk gün sonra gelecekti.

Ve o günden sonra beklemeye başladım.

Sessizce.

Çünkü ben zaten çok konuşan bir çocuk değildim. Öyle sessizdim ki bazen konuştuğumu bile kimse fark etmezdi.

Kimseye dönüp:

“Babam bugün gelir mi?” diye sormadım belki.

Ama içimde her gün sordum.

Bugün gelir mi?

Sabah oldu, bekledim.

Akşam oldu, bekledim.

Bir kapı açıldı, belki babamdır diye içimden geçirdim.

Birileri uzaktan geldi, belki onların arkasından babam da gelecek diye düşündüm.

Yollar benim için yalnızca yol değildi artık. Babamın dönebileceği yerlerdi.

Kapılar yalnızca kapı değildi. Bir gün açılıp babamı içeri alabilecek yerlerdi.

Ben beklediğimi kimseye anlatmadım.

Sessizce bekledim.

Kırk gün geçti.

Babam gelmedi.

Ama bir çocuğun zamanı yetişkinlerin zamanı gibi değildir. “Kırk gün geçti, demek ki söylenen doğru değilmiş” diyemedim.

Beklemeye devam ettim.

Aylar geçti.

Bekledim.

Mevsimler değişti.

Bekledim.

Yıllar geçti.

Ben hâlâ babamı bekledim.

Bir gün mutlaka geleceğine dair küçücük bir ihtimali içimde yaşattım.

En büyük korkularımdan biri babamın yüzünü unutmaktı.

Ya yüzünü unutursam?

Ya geri geldiğinde onu tanıyamazsam?

Ya bir daha onu hiç göremezsem?

Bir çocuğun küçücük bedeninde ne kadar büyük bir özlem taşınabileceğini o zaman kimse bilmiyordu.

Ben de bilmiyordum.

Sadece içimde kocaman bir eksiklik vardı.

Adını koyamıyordum.

Benim özlemim gürültülü değildi.

Kimsenin önünde haykırmadım.

Belki bu yüzden kimse ne kadar beklediğimi de anlamadı.

Ben babamı sessizce özledim.

Sessizce aradım.

Sessizce bekledim.

Yıllarca…

Evimizde de babam hakkında pek konuşulmadı. Sanki onun adı söylenirse acı yeniden eve girecekmiş gibi bir sessizlik vardı.

Annem babamdan söz etmezdi.

Belki kendi acısı çok büyüktü.

Belki konuşursa dayanamayacaktı.

Belki bizi koruduğunu düşünüyordu.

Ama biz çocuklara kimse ölümü anlatmadı.

Kimse bize kaybetmenin ne olduğunu öğretmedi.

“Çocuktur.”

“Anlamaz.”

“Aklı ermez.” denildi belki.

Oysa ben anlamadığım için unutmadım.

Tam tersine, anlamadığım için yıllarca bekledim.

Beş ya da altı yaşlarındaydım.

Bir sonbahar günüydü. Tarlalar biçilmişti. İnekleri otlatmaya götürmüştük. Evlerin aşağı tarafındaki tarlalarda, bir armut ağacının altında G. adında, benden yalnızca bir yaş kadar büyük olan bir kız çocuğuyla oynuyorduk.

Çocukça konuşuyor, oynuyor, eğleniyorduk.

Ama benim içimde babamın yeri hep açıktı.

O özlem oyun oynarken de benimleydi.

Gülerken de.

Uyurken de.

Beklerken de.

Bir ara G. bana şöyle dedi:

“İnsanlar doğar, büyür, yaşlanır ve ölürler. Öldüklerinde toprağın altına gömülürler. Bir daha da geri gelmezler.”

O da küçücük bir çocuktu.

Muhtemelen bir yetişkinden duymuştu.

Ama benim yıllardır hiçbir yetişkinden duymadığım gerçeği bana başka bir çocuk söyledi.

O anda içimde bir şey durdu.

Sanki başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

O armut ağacının altında, biçilmiş tarlaların ortasında, beş-altı yaşındaki ben nihayet anladım:

Babam gelmeyecekti.

Kırkında gelmeyecekti.

Bir sonraki yaz gelmeyecekti.

Büyüdüğümde gelmeyecekti.

Kapıdan girmeyecekti.

Yolun ucunda görünmeyecekti.

Babam ölmüştü.

Belki babamı ilk kez kapımızın önündeki o toprak zeminde kaybetmiştim.

Ama ölümünü, yıllar sonra bir armut ağacının altında öğrendim.

Ve sanki o gün babamı ikinci kez kaybettim.

Yıllarca sürdürdüğüm bekleyiş bir çocuğun birkaç cümlesiyle sona ermişti.

Fakat özlem bitmedi.

O gün yalnızca beklemek bitti.

Özlemek kaldı.

Bugün altmış yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen kapının önündeki o toprağı hatırlıyorum.

Kalabalığı…

Gelip giden insanların ayaklarını…

Üzeri örtülü babamı…

Ona ulaşmaya çalışan küçücük bedenimi…

Sol kolumu sımsıkı tutan eli…

Ve babama gitmek isterken durdurulan üç yaşındaki o küçük kızı.

Yıllar sonra, yaklaşık üç yıl önce bir eğitim sırasında arka arkaya düştüm. Sol kolum iki yerden kırıldı. İyileşmesi üç ay sürdü.

Tam da çocukken tutulduğum o kol…

Bunun tıbbi olarak geçmişteki o olayla bir bağlantısı olduğunu söyleyemem.

Ama benim için o kolun bir hafızası vardı.

Çünkü o gün hissettiğim acıyı hiç unutmamıştım.

Bu akşam izlediğim filmde küçük kız:

“Üstlerini neden örtüyorsun? Nefes alamazlar ki…” diye sorunca içimde yıllardır sessiz duran üç yaşındaki çocuk yeniden uyandı.

Çünkü çocuklar anlamaz değildir.

Çocuklar soramadıkları şeyleri de hisseder.

Söyleyemedikleri acıları da yaşar.

Ve bazen bir yetişkinin birkaç saniyede söyleyip unuttuğu bir cümleyi, bir çocuk bir ömür boyunca taşıyabilir.

Keşke o gün biri yanıma otursaydı.

Keşke ölümün ne olduğunu, üç yaşındaki bir çocuğun anlayabileceği kadar sade ve doğru anlatabilseydi.

“Baban öldü. Artık eve dönemeyecek. Onu çok özleyeceksin. Ağlayabilirsin. Onu sevmeye devam edebilirsin.” deseydi.

Canım yanardı.

Ama beklemezdim.

Kırk gün beklemezdim.

Kırk günün ardından ayları beklemezdim.

Ayların ardından yılları beklemezdim.

1960’lı yılların insanları bugünün pedagojik bilgisine sahip değildi. Onlar da bildikleri kadarını yapıyor, çocukları acıdan korumak için bazen gerçeği onlardan saklıyorlardı.

Fakat bugün biliyoruz:

Çocuğu ölümden koruyamayız.

Ama onu ölümün içinde yalnız bırakmayabiliriz.

Çünkü üç yaşındaki bir çocuk belki ölüm kelimesinin anlamını bilmez.

Ama babasının yokluğunu bilir.

Kokusu gelmediğinde bilir.

Sesi duyulmadığında bilir.

Kapıdan girmediğinde bilir.

Ve bekler.

Ben bekledim.

Çok bekledim.

Hem de kimseye söylemeden.

Şimdi o üç yaşındaki kızın söyleyemediği cümleyi, altmış yılı aşkın zaman sonra ben yazıyorum:

Bırak kolumu.

Babama gideceğim.

Çünkü ben o gün babamın öldüğünü bilmiyordum.

Ben yalnızca babamı çok özlemiştim.

Nimet CANPOLAT