Paulo Coelho’nun dünyaca ünlü eseri Simyacı, ilk bakışta Endülüslü bir çoban olan Santiago’nun Mısır Piramitleri’ne uzanan macera dolu yolculuğunu anlatır. Ancak sayfaları çevirdikçe anlarız ki bu kitap, fiziki bir seyahatten çok daha fazlasıdır; insanın kendi içine, özüne yaptığı o en zorlu yolculuğun aynasıdır. Romanın bize fısıldadığı en büyük sır ise aslında hayatın en yalın gerçeğidir: Aradığımız hazine çoğu zaman çok uzağımızda değil, tam olarak başladığımız yerde, yani içimizde ve yanı başımızdadır.
İnsanoğlu olarak hepimiz birer modern zaman seyyahıyız. Mutluluğu, başarıyı, sevgiyi ve hayatın anlamını hep uzak diyarlarda, ulaşılması güç hedeflerde, başka insanların hayatlarında ya da geleceğin belirsizliğinde arıyoruz. Tıpkı Santiago’nun rüyasındaki hazineyi bulmak için çölü aşması, fırtınalarla boğuşması ve her şeyini riske atması gibi, biz de hayatın koşturmacası içinde hep "bir sonraki durağa" odaklanıyoruz. "Şu okulu bir bitirsem", "Şu işe bir girsem", "Şu şehre bir taşınsam mutlu olacağım" diyerek bugünün hazinesini ıskalıyoruz.
Peki, Coelho bize neden bu uzun yolculuğu anlatıyor? Eğer hazine zaten Santiago’nun yola çıktığı o yıkık kilisenin içindeki firavunincirinin altındaysa, bu kadar çileye ne gerek vardı?
İşte simyanın asıl büyüsü burada devreye giriyor. Değersiz madenleri altına dönüştürme sanatı olan simya, aslında insanın kendi ruhunu olgunlaştırma sürecidir. Santiago o uzun ve meşakkatli yola çıkmasaydı; çölün dilini öğrenemeyecek, rüzgârla konuşamayacak, aşkı Fatma’yı tanıyamayacak ve en önemlisi kendi "Kişisel Menkıbe"sini gerçekleştiremeyecekti. Hazine hep oradaydı, evet; ama Santiago yola çıkmasaydı, o hazinenin değerini anlayacak bilgelik ve olgunluğa asla erişemeyecekti.
Bizler de hayatımızdaki hazineleri görebilmek için bazen zihinsel olarak o çöllerden geçmek zorundayız. Yanı başımızdaki huzuru, ailemizin sevgisini, sağlığımızı ya da içimizdeki o muazzam potansiyeli fark etmek için illa ki kaybetmek veya çok uzaklara gitmek gerekmemeli. Yaşam, varılacak bir hedef çizgisi değil, adımladığımız yolun kendisidir.
Bugün aynaya baktığınızda ya da çevrenize göz gezdirdiğinizde kendinize şu soruyu sorun: Aradığım mutluluk gerçekten ulaşılması imkânsız bir çölde mi gizli, yoksa ben mi gözümün önündeki firavunincirini görmeyi reddediyorum?
Unutmayın; dünya ruhuyla iletişim kurmak, kendi kişisel menkıbemizi yazmak için kıtalar aşmaya gerek yok. Yüreğinizin sesini dinlemeyi öğrendiğinizde, hazinenin aslında tam olarak durduğunuz yerde, kalbinizin derinliklerinde saklı olduğunu göreceksiniz. Çünkü Simyacı'nın da dediği gibi: "Hazinem neredeyse yüreğim de oradadır."


