Hikayeye göre adamın biri, topladığı siyah karıncaları cam bir kavanozun içine koyar. Karıncalar, bu yeni yuvalarında kendi hâllerinde, huzur içinde yaşamaya başlarlar. Bir süre sonra adam, bir miktar kırmızı ateş karıncası daha yakalayarak onları da aynı kavanozun içine bırakır. İlk başta korkulan olmaz; siyah ve kırmızı karıncalar yan yana, barış içinde dururlar. Aralarında hiçbir gerilim, hiçbir saldırganlık yoktur.
Ta ki adam kavanozu eline alıp şiddetle sallayana kadar...
Kavanoz yeniden masaya bırakıldığı an, içeride acımasız bir ölüm kalım savaşı patlak verir. Kırmızı karıncalar siyahları, siyah karıncalar ise kırmızıları baş düşmanı beller. Birbirlerini yok etmek için körü körüne bir nefretle saldırırlar. Oysa asıl ve çıplak gerçek tam karşılarında durmaktadır: Karıncaları birbirine kırdıran şey aralarındaki doğal bir düşmanlık değil, kavanozu dışarıdan sallayan o gizli eldir.
Bu basit ama sarsıcı hikaye, günümüz küresel siyasetini ve özellikle Ortadoğu’da bitmek bilmeyen kan gölünü anlamak için mükemmel bir aynadır. Bugün coğrafyamızda yaşanan kaosun, iç savaşların ve bitmek bilmeyen kutuplaşmaların temelinde de tam olarak bu dinamik yatmaktadır. Bizler içeride birbirimizle uğraşırken, asıl sormamız gereken o can alıcı soruyu unutuyoruz: "Kavanozu kim sallıyor?"
Sorunun cevabı gizli değil; Emperyalist ve sömürgeci çıkarları için haritaları kanla çizen aktörler.
Yüzyıllardır aynı topraklarda, aynı gökyüzünün altında yan yana, barış içinde yaşamış halklar; aniden birbirlerinin can düşmanı haline geliyorsa orada durup düşünmek gerekir. Söz konusu aktörler, bölgedeki varlıklarını ve sömürü düzenlerini meşrulaştırmak için en hassas damarları, yani dinleri ve mezhepleri birer silah olarak kullanmaktadır. Şii-Sünni, Müslüman-Hristiyan, Türk-Kürt, Arap-Acem diyerek yapay fay hatları oluşturulmakta; toplumların kutsalları manipüle edilerek kitleler kışkırtılmaktadır.
Uygulanan taktik her zaman aynıdır: Önce bir algı yönetimi yapılır. Toplumların arasına nefret tohumları ekilir. Ardından kavanoz şiddetle sallanır; bir bomba patlar, bir suikast düzenlenir ya da bir provokasyon fitili ateşlenir. Kavanoz sallandıktan sonra, tıpkı hikayedeki karıncalar gibi halklar da uğradıkları zararın, yaşadıkları acının müsebbibi olarak hemen yanı başındaki komşusunu, farklı mezhepten olan kardeşini görmeye başlar.
Oysa bu kör dövüşün ne kazananı vardır ne de haklısı. Birbirimize yönelttiğimiz her öfke, asıl failin gölgesini biraz daha gizler; akıttığımız her damla kardeş kanı, kavanozu sallayanların sömürü çarkını biraz daha hızlandırır.
Bizleri yapay sınırlarla, mezhepsel ve etnik duvarlarla bölmek isteyenlere karşı verilecek en asil cevap, nefret dilini reddetmektir.
Bizler aynı nehirlerden su içen, aynı acılarla yoğrulan ve aynı geleceği paylaşan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Farklılıklarımız, bizi birbirimize düşürecek zayıflıklar değil; aksine bu ortak yaşam mozaiğini zenginleştiren en büyük gücümüzdür. Türk, Kürt, Arap, Acem, Şii veya Sünni ayırt etmeksizin, komşumuzun acısını kendi acımız bilmek, birbirimizin elinden tutmak zorundayız.
Çünkü bugün her zamankinden daha fazla kucaklaşmaya, ortak akla ve sarsılmaz bir birlikteliğe ihtiyacımız var. Provokasyonlara, ekilmek istenen nefret tohumlarına ve bizi birbirimize yabancılaştırmaya çalışan algı operasyonlarına karşı en güçlü kalkanımız; birbirimize duyduğumuz güven ve köklü bağlarımızdır. Dışarıdan gelen rüzgarlar ne kadar sert eserse essin, biz içeride birbirimize sarıldıkça o kavanozu sallayan eller amacına asla ulaşamayacaktır.
Gelin, birbirimizin düşmanı değil, sığınağı olalım. Kavanozun cam duvarlarını kırarak, dayatılan bu yapay savaşı reddedelim ve bu topraklara barışı, huzuru, kardeşliği hep birlikte inşa edelim. Çünkü biz birlikteyken güçlüyüz, birlikteyken tek bir yüreğiz.
Toprak damlar üstünde uyurduk yan yana,
Yıldızlar şahit olurdu bitmeyen dostluğumuza.
Bir yorganı paylaşıp sarılırken can cana,
Kardeşlik mühürlendi o çocuk ruhumuza.