
Değerli Canlar,
Alevi Aydınlar Bildirgesi sonrası Çalıştayın 12 öncü ilke maddesi kapsamında bizleri bir araya getiren ortak emeğe ve siz emekçilere çok teşekkür ediyorum.
Alevilerin Hukuki Statüsü başlıklı bu bölümde Alevi Toplumunun geçmişten günümüze tanıklık ettiği veya maruz kaldığı hukuka dair sizlerle görüşlerimizi paylaşacağız.
Ben bir girizgah yapmak suretiyle sözü, oturumdaki üstadlara bırakacağım.
Değerli Canlar,
2. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeni ve Birleşmiş Milletler çatısı altında tanzim olunan insana dair tüm sözleşmelerin hükmünü ve yaptırım gücünü kaybetmeye yüz tuttuğu kaotik bir döneme tanıklık ediyoruz. Suriye’de Alevi Toplumumuza ilişkin insanlığa karşı suçlar ve soykırım teşebbüsleri karşısında BM Hukukunun ve UCM’nın kayda değer bir yaptırım ve sivil topluma korunma sağlayacak bir güvenlik alanı açmaması gelecek açısından endişe vericidir.
Kıymetli Canlar,
Alevi Toplumunun tarihsel hafızası bilhassa 16.yy’dan başlamak üzere güvenlik endişesini barındıran travmatik bir hafızadır. Osmanlı ve Safevi Devletleri arasında 16.yy ve 18.yy arasında devam eden savaşlar sırasında Osmanlı ülkesinde yerleşik olan Alevi Toplumu bir “dahili hasım” olarak Osmanlı Hukukunda kabul edilmiştir.
16.yy’da Şeyh’ül İslam fetvalarıyla başlayan ve Osmanlı Ülkesindeki Alevilerin can, mal ve namusunu hedef alan fetvalar her ne kadar kimi tarihçiler tarafından olağanüstü bir dönemin ürünü olarak görülse de bu fetvaların ruhu Safeviler yıkıldıktan sonra dahi Osmanlı ülkesinde devlet bürokrasisi içinde devam edegelmiştir. 1993 Sivas Katliamından geriye doğru 20.yy’da Alevilerin maruz kaldığı pogrom ve soykırımlarda bu fetvaların payı vardır ve bugün bu fetvaların Suriye’de Alevi Toplumuna tatbik edilmekte olduğu da açıkça görülmektedir.
Değerli Canlar,
Osmanlı Devleti’nin yükseliş döneminde şekillenen Devlet ve tebaa arasındaki hukuki ilişkide resmi iki tür hukuki sistem mevcut olmuştur. Bu sistem içinde ilki; Millet-i Hakime denilen “Sünni Müslüman nüfusun”, devlet nezdinde üstün ve ayrıcalıklı olduğuna dair kabul edilen hukuki sistemdir.
İkincisi ise “Millet-i Mahkume” olarak adlandırılan Hristiyan ve Yahudi İnançlarına mensup tebaayı kendi iç hukuklarında serbest bırakan, “Müslümanlaşmadığı/Devşirilmediği” sürece devlet nezdinde salt bir vergi ve finans kaynağı olarak görülen tebaadır. Osmanlı’da bu çifte standart tebaa hukukuna Osmanlı Millet veya Milletler Sistemi denilir ki, Tanzimat Öncesi bu sistem Osmanlı Toplumsal Hayatının ana iskeleti olmuştur.
Osmanlı Millet Sisteminde Alevilerin hukuki statüsü konusunda hukuk tarihi alanında çok farklı görüşler olabilir. Benim bir hukukçu ve tarihçi olarak kanaatim Alevilerin, bu Millet Sistemi dışında “Dahili Hasım ve Gözetlenen Tebaa” statüsünde olduğudur.
Tanzimat öncesi Klasik Osmanlı Döneminde Aleviler “Dahili Hasım” olarak görülür çünkü 16. yüzyıl fetvalarından başlayarak; Aleviler soyu yok edilmesi gereken bir grup görülmüşlerdir. Yaşam Hakkı yanında, Alevilerin mülkiyet hakkı da kabul edilmemiştir. 16.yy’da başlayan bu “Soyun Yok Edilmesi” politikası ile birlikte Alevi “Kadın ve Kız çocuklarının” köleleştirilmesi uygulamasına Osmanlı Dini Hukukunca cevaz verilmiştir.
Kıymetli Canlar,
Safevi Devleti var olduğu sürece Osmanlılar tarafından bir “dahili hasım ve potansiyel iç tehdit” görülen Aleviler, Safevi Devletinin 1736 yılında yıkılması sonucunda da “Takip Politikasına” alınmışlardır. Safeviler sonrası Osmanlı Ülkesindeki Alevilerin üzerinde durumun değişmediğinin en temel göstergesi “Şehirleşme” üzerinden ele alınabilir.
Osmanlı Devleti, Safeviler sonrasında da Osmanlı ülkesinde Alevilerin şehirleşmesine, mülkiyet edinerek kendi bölgelerinde bir güç olmasına engel oldu.
Safeviler’in yıkılması sonucu Bektaşi Dergahlarının 1700’lü yıllar boyunca güçlenerek şehirlerde varlığını koruması Aleviler’in kırsaldan şehre yerleşimini kolaylaştırmış mıdır? Bu sorunun cevabını tarihçiler olarak arayacağız ancak 1826 yılında Osmanlı’nın temel askeri gücü Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırılması ile birlikte bu askeri ocağı üzerinde nüfuz sahibi olan Bektaşi Ocaklarının kapatılması, Bektaşi Dede-Babaların idam ve sürgünleri, Bektaşilerin mülkiyetlerine el konulması ve Bektaşiliğin izlerinin imparatorluğun her bir köşesinde silinmeye çalışılması da 1826’dan sonra Alevi ve Bektaşi toplumları arasında bir kader birliğini güçlendirmiştir. 1826 yılında sadece pay-i taht İstanbul’da değil, Irak’tan Hicaz’a kadar Bektaşi Tekkeleri de kapatılmış ve yağma edilmiştir. Mısırlı Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, 2. Mahmud’a karşı Bektaşi Tarikatına sahip çıkması ve Bektaşi Dede-babalarının Mısır’a davet edilmesi dönemin Osmanlı-Mısır siyasi rekabeti içinde Bektaşiliğe bir soluk aldırdığı gibi, Osmanlı Modernleşmesinin de yolunu mecburen açmıştır.
Değerli Canlar,
19. yy ilk yarısı Osmanlı Devleti, Yunan ve Mısır Modernleşme ve İhtilallerinin sonuçlarını da dikkate alarak, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için bir devlet projesi olan “Tanzimat Dönemini” başlatmıştır. Böylece Osmanlı’nın Klasik Çağı sona ermiş, Osmanlı Modernleşmesi dediğimiz etkisi günümüze kadar gelen hukukta sekülerleşme, yönetimde yetkileri paylaşma ve hesap verebilme, adil yargılanma, müsaderenin kaldırılması, klasik dönemin tüm kurumlarının neredeyse lağvedildiği bir dönemin kapısı aralanmıştır.
1839 yılında Tanzimat’ın ilanı ile birlikte Aleviler açısından şeklen bir “can, mal ve namus güvenliği” noktasında yeni bir hukuki süreç başladığı düşünülebilir. Bu müspet hukuki duruma karşın, 1839 tarihli Tanzimat Fermanının ilanından ziyade uygulanabilirliği hep bir mesele olarak kalmıştır. Çünkü bu dönemde Klasik Osmanlı Bürokrasisi ile Modernleşme yanlısı Osmanlı Bürokrasisi arasında bir mücadele vardır. Tanzimat’ın ilanı sonrası bürokraside gelenekçi ve yenilikçi çekişmesi başlamıştır. Bu yenilikçi ve gelenekçi mücadelesi günümüze değin kendini çeşitli dönemlerde güncelleyerek gelmiş ve halen de devam etmektedir.
Tanzimat Fermanının tatbikinde meydana gelen aksaklıklar neticesinde Tanzimat Bürokrasisi 1856 tarihli Islahat Fermanı ile Millet-i Hakime ve Millet-i Mahkume siteminin tamamen lağvetmeye çalışarak, sekülerleşme yolunda imparatorluğun tüm tebaasını din, mezhep, ırk, dil ayrımı gözetmeksizin “Osmanlı” çatısı altında bir vatandaşlık yaratma gayreti başlamıştır. Bu gayretin Osmanlı ülkesinde yaşayan Aleviler açısından müspet olduğunu ifade etmek gerekir, çünkü ferman ile “Osmanlı içinden bir grubun ve bürokrasinin Osmanlı ülkesinde bir toplumu din, mezhep, ırk, dil, renk bakımından aşağılaması, din ve mezhep değiştirmeye mecbur bırakmasının yasaklanması yanında inanç değiştirme hürriyetini” de ihtiva etmekteydi.
Islahat Fermanın ilanı neticesinde ilk tepki Osmanlı Sarayından ve ordudan değil Osmanlı’nın Sünni tebaası ve sivil bürokrasisinden gelmiştir. Devletin dininin “İslam” olması, Millet-i Hakime anlayışının geçmişteki gaza ve cihatların sonucu bir hak olduğunun savunulması neticesinde günümüz İslamcılığını besleyen bir fikri damar oluşmaya başlamıştır. Islahat Fermanın bürokrasideki yenilikçi-gelenekçi çatışmasından kaynaklı tatbik edilmesi de güç ve meşakkatli olmuştur. Ancak bu fermanın şekli olarak Alevi Toplumuna “Alevifobi” ile mücadele kapsamında sağladığı haklar olduğunu da belirtmek gerekir.
Tanzimat Dönemi, Osmanlı’nın Sünni tebaası arasında sekülerleşmeye yol açtığı gibi Anayasal Meşruti Sistem tartışması ve Anayasa ile tüm Osmanlı vatandaşlarının temel hak ve hürriyetlerinin korunduğu bir Anayasa Hareketinin doğmasına da (Genç Osmanlılar adlı aydın grubunun çalışmalarına da) tanıklık etmiştir. Osmanlı’nın Hariciye Teşkilatı içindeki tercümanlar Fransız İhtilali fikirlerinin Türkçe’ye tercüme ederek Osmanlı bürokrasisi, sivilleri ve ordusu içinde bir Anayasal İhtilalin oluşmasını sağlamışlardır.
1876’da Sivil Bürokrasi-Ordu ve Ulemanın içinde olduğu bir darbe sonucunda Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, 1876 yılında tarihimizin ilk Anayasa hazırlık komisyonu kurulmuş, Anayasa Hazırlık Komisyonuna Sultan 2. Abdülhamid sıklıkla müdahale ederek ihtilalcilerin istediği Anayasa’dan çok uzak, Osmanlı Padişahının yetkilerini güçlendiren, Bab-ı Ali merkezli Tanzimatın Sivil Bürokrasi Yönetim Dönemini sona erdirecek, Millet-i Hakime sistemini tekrardan resmi ideoloji haline getirecek bir süreci başlatmakta muvaffak olmuştur.
Değerli Canlar,
1876 Anayasası ile “Sünni inanç merkezli Hilafet” Anayasal bir kurum haline getirilmiş, Millet-i Hakime anlayışı lehinde modern bir devlet sistemini inşaası başlamıştır.
Kanun-i Esasinin 3. Maddesinde Hilafet Makamına vurgu yapılmış, 11. maddesinde “Devlet-i Osmaniye’nin resmi dininin İslam olduğu” belirtilmiştir.
113. madde de “Padişaha, mahkeme kararı olmaksızın tehdit gördüğü kişileri sürgün etme yetkisi verilmiş”
Anayasanın 7. maddesi ve 43. maddesi kapsamında “Padişaha, Meclis’i fesih ve tatil yetkisinin verilmesi” maddeleri bir arada düşünüldüğünde, tarihimizin ilk Anayasası hak ve hürriyetler açısından dolayısıyla Alevi Toplumu açısından da ölü doğmuş bir anayasadır.
İlk Kanun-i Esasinin, İlk Anayasanın Millet-i Hakime ruhu ve anlayışı nedeniyle Alevi Toplumu kamusal alanda “Görülmek İstenmeyen ve Sünnileştirilmek istenen bir toplumsal kesim” statüsünde fiilen kalmıştır.
1876 yılında toplanan ilk Meclis-i Mebusan’da ve Ayan Meclisinde ise Aleviler’in en temel haklarını müdafaa edecek bir Mebus veya Ayan yoktur. Çünkü Alevilerin, şehirleşmesi ve bürokrasiye girmesi, kamusal alanda görünür olması Tanzimat’ın tüm şekli kazanımlarına rağmen engellenmeye çalışılmaktadır.
1908’de 2. Abdülhamid’in, Kanun-i Esasi’yi ilan etmesi, Meclis-i Mebusan’ı toplantıya çağırması, sansür ve hafiye teşkilatının lağvedilmesi akabinde toplumsal desteği olan 2. Meşrutiyet’in “Hürriyet Devrimi” olarak anılan dönemi başlamıştır. Bu “Hürriyet Devrimi” dönemi, Alevi Toplumunun kamusal alanda görünürlüğüne pozitif açıdan katkı yapan bir dönem olarak kabul edilebilir.
31 Mart İsyanı sonucunda Sultan 2. Abdülhamid’in askeri bir darbe neticesinde devrilmesi akabinde 1909 Anayasa Değişiklikleri ile birlikte Kanun-i Esasi’de Padişah-Halife yetkileri sınırlanmış, Meclis-i Mebusan’ın yetkileri arttırılmıştır.
Meclis-i Mebusan çatısı altında Dersim Mebusu Lütfi Fikri Bey gibi İttihatçı otoriterleşme aleyhinde, modernleşme yanlısı, liberal ve demokrat eğilimde politikacılar ve hukukçuların görünürlüğü 2. Meşrutiyet’in dikkate değer bir yanı olarak kabul edilebilir.
Değerli Canlar,
1912’de başlayan 1922’de biten 10 yıllık savaş neticesinde Alevi Toplumu hem Balkan Savaşlarında hem de 1. Cihan Harbinde zor bir dönem geçirmiştir. Alevi Toplumu bu uzun savaşlarda cepheden cepheye vatan savunmasında bulunmuş, ağır kayıplar vermiştir.
Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, İstibdat ve tekrar Meşrutiyetten sonra ilan edilen Cumhuriyet Rejimi, Alevi Toplumunun tarihinde egemenlik hukuku açısından kayda değer bir pozitif gelişimdir. Rejim değişmiştir ancak devlet, Alevifobik düşüncelere sahip, Cumhuriyet öncesi bürokrasiye-orduya-kurumlara kuruluş aşamasında sahip olan devlet olarak kalmıştır. Dolayısıyla da Osmanlı’dan Türkiye’ye Alevifobi aynı şekilde intikal etmiştir. Bugün Cumhuriyetçilik fikrini bizler sahiplenip ve kutlarken Cumhuriyet döneminde Alevifobinin güçlü şekilde halen devam ediyor olmasını sorgulamak gerekir. Çünkü Alevifobi bizlerin doğumdan ölümüne kadar hayatın her alanında karşımıza çıkan büyük bir meseledir.
Değerli Canlar,
Alevi Toplumu olarak bizlerin hukuk mücadelesinde bir araya gelmesinde engel olan dil temelli etnik milliyetçiliklerin çeşitli versiyonları da kendi içimizde birliğimizi sağlamamamızda pay sahibi midir? Cevabını hep birlikte arayacağız. Buna karşın bugün bu salonda Türkiye’nin her bir köşesinden dilleri Türkçe, Zazaca, Kürtçe ve Arapça olan Aleviler olarak bizlere miras “Tarihsel Hafıza” rehberliğinde Hukuk, Güvenlik ve Gelecek konularında bir araya gelmemiz önemli bir milattır.
Kıymetli Canlar,
Alevi Meselesi sadece “Cemevi” merkezli bir imar ve tanınma sorunu da değildir. Alevi Meselesi bu ülkede ve dünyada Alevifobik zihniyet değişene kadar devam edecek bir meseledir. Yıllarca Filistin’de işgalci Siyonistlere karşı mazlum Filistinliler’in yanında olan bizlere, Suriye’deki Alevi Kardeşlerimizin can güvenliğine sahip çıktığımız için hiç kimse Alevifobik söylemlerle “Mezhepçi” diyemez. Pamir Dağlarından Adriyatik’e kadar uzanan geniş coğrafyanın pek çok köşesinde biz Alevilerin izleri ve kökleri vardır. Bu iz ve kökün olduğu her bir köşede Hümanizm’in, Barış’ın ve Kardeşliğin çağrısı vardır.
İletişim çağının sağladığı imkanlar sayesinde Lazkiye, Dersim’in, Dersim, Lazkiye’nin iyi ve kötü gününde yanında çabasındadır. Makedonya’da okunan bir nefesin ve deyişin yankısı sadece Anadolu’da değil, Azerbaycan’ın, İran’ın Yaresan/Ehl-i Hak cem meydanlarına kadar yankılanmaktadır. Pamir Dağlarında Perşembeyi-Cumaya bağlayan gece yakılan bir Çerağ ışığının sıcaklığı Pamir’den Dersim’e, Hubyar’a, Hacı Bektaş’a, Karaca Ahmed’e, Tiran’a kadar hissedilmektedir.
Değerli Canlar,
Bugün burada ve burada olmayan Canlarımız arasında teolojik yorum farkları olabilir, aramızda etnik dilden kaynaklı farklar olabilir ancak bu farklılıklar bizlerin zayıflığı değil, gücüdür ve zenginliğidir. Unutmamak gerekir ki bir topluluğun en güçlü yanı, konuştuğu dilden ziyade konuştuğu farklı dillerde anlatılan aynı tarihsel hafıza hikayesinin gücünden gelmektedir. Ortak Bir Hikayesi olan bizlerin, ortaklaşa bir geleceği kendi hak ve hukukumuz temelinde inşaa etmesi de kaçınılmazdır.
Kıymetli Canlar,
Bu çalıştay biz Alevilerin Kamusal Alanda, Politik alanda ve Anayasa süreci alanında aktif olarak görünür olmasına katkı sunmaktadır. Bu katkıda sizler gibi naçizane pay sahibi olan bir Can olarak, sizleri selamlıyor ve verimli bir etkileşim diliyorum.
Hukukçu-Tarihçi
Av. Cihan SÖYLEMEZ


