Sevgili dostlar; sağlık sorunlarımın devam etmesinden dolayı uzunca süredir sizlerle çok arzu etmeme karşın, yazılı da olsa görüş ve düşüncelerimi, önerilerimi yansıtan bir paylaşım yapamadım.
Bu ilk yazımda, güncel konular dışında Dersim coğrafyasında yaşanmış gerçek bir öyküyü sizlerle paylaşmak istedim.
Yaşanmış bu öykü, Çarsancak bölgesini kapsayan köylerimizden birinde geçer. Öyküden önce Çarsancak ile ilgili bazı bilgileri çok kısa bir şekilde özetleyerek çok kişinin bildiği bazı başlıkları hatırlatmada yarar olacağını düşündüm.
Çarsancak, Dersim coğrafyasının çok önemli bir alanı kapsayan bölgesidir. Doğuda Peri suyu ve üzerindeki Seyitli Köprüsü'nden Muhundu'ya (Darıkent), Muhundu'dan Mazgirt'e, Lazvan'dan Türüşmek'e, Türüşmek'ten Pertek'e doğru Sorpiyan (Yolkonak), Şıhso (Burmageçit), Balışer (Beydamı), Tanz (Tozkoparan), Margek (Günboğazı) Yeniköy, Paşavenk (Pınarlar), Vasgirt (Çalıözü) ve de Peri (Akpazar) bölgesinin tümüne Çarsancak bölgesi denilir.
Dört sancak anlamına gelen Çarsancak'ın merkezi de bugünkü Peri (Akpazar) Beldemizdir. Çok eski bir tarihsel geçmişi olan Peri, Yavuz Sultan'ın 1514 seferinden sonra, Lağvedilen Çemişgezek Beyliği'nin, Kanuni Sultan Süleyman zamanında da kurulan Dersim coğrafyasında Harput'a bağlı dört sancaktan birisidir. Tarihin belli dönemlerinde ilçe merkezi olan Peri Pertek dahil bir çok yerleşim yerinin de merkezi durumundaydı.
1926 yılında Nahiye statüsüne dönüştürülür ve Pertek ilçesine bağlanır. 1935 yılında Tunceli ili isminde yeni bir il oluşturulunca, Peri bu kez de Mazgirt ilçesine bağlanır.
Mazgirt ve Pertek ilçesine bağlı birçok köy dahi Çarsancak köyleri diye anılmaktadır. Çarsancak Beyleri zamanla mirasçıları artınca kendi aralarında köyleri paylaşmışlar. Filan köy filan beye veya onun oğluna, filan köy filan beye diye paylaşılmıştı.
Öykümüzün yaşandığı Pertek'e bağlı (X) köyü de paylaşım sonucunda eski beyin kardeşine düşmüştü. Eski bey, mütevazi, merhametli, yardımsever, efendi, zarif bir insandı. Tüm yarıcıları ondan çok memnundu. Yeni bey ise, eski bey, yani kardeşinin tam aksine; zalim, kavgayı seven, insanlara hakaret etmekten zevk duyan, gaddar, ağzı bozuk, küfürbaz bir insandı.
Yarıcılar bu yeni beyin özelliklerini çoktan öğrenmişlerdi. Köyde durmalarının çok zor olacağını biliyorlardı. Bilmeye, biliyorlardı ama çaresizlerdi. Biraz sabredip, zaman kazanmayı düşünüyorlardı. Kış mevsimi başlayınca, köyü derin bir sessizlik kapladığından; yeni beyin sesi, soluğu da çıkmamıştı.
İlkbaharın ardından, yaz mevsimi başlangıcıyla beyin zehirli sesi duyulmaya başlanmıştı. Her hafta başı ve Cuma günleri iki katlı kerpiç evinin damına çıkarak avazı çıktığı kadar bağırıp çağırmayı rutin hale getirmeye başlamıştı.
-“Ulan namussuzlar, ulan şerefsizler, ulan tembel miskin pislikler, size kaç defa söyledim davar-doluğunuza sahip çıkın. Bağa, bahçeye, tarlaya zarar vermeyin dedim. Ama kimse bunları dikkate almamış. Yine aynı namussuzluğa devam etmekteler. Ya bunlara uyacaksınız, ya da siktir olup gideceksiniz" diyerek hakaretlerini devam ettirip, durdu.
Dediklerinin yalan olduğunu kendisi de biliyordu. Biliyordu ama gücünü-kudretini bunlara göstermesi gerekiyordu.
Beyin bu sözlü, canlı hakaretleri yaz boyunca devam etti. Güz başlangıcında 5-6 yarıcı bir kaç parça yatak-yorgan ve bir kaç parçalık özel eşyalarını alıp köyü terk ederler.
Durumun vahametinin farkında olan Kahyası Rıza, beyin evine gider. Bazı konuşmalardan sonra konuya girer.
-“Böyle giderse seneye köyde kimse kalmaz beyim. Ben derim ki biraz sakin olun. Bir aksilik olduğunda ben devreye giriyorum. Sen her şeye girip, sövüyorsun, bağırıyorsun. Bu böyle olmaz beyim” diyerek durumu anlatmaya çalışır. Bey, kısa bir sessizlikten sonra; kızgın bir şekilde:
-“Giderlerse gitsinler. Ben bu şerefsizlere eyvallah mı edeceğim. Hiç boşuna kendini yorma Rıza" der ve konuyu kapatır.
Kahya, usulca kalkıp, evden ayrılır.
XXX
Kışın ardından bahar gelmişti. Baharla birlikte doğa canlanmış, coştukça coşmuştu. Ama köyün insanları umutsuz, çaresiz ve mutsuzdu. Mevsim ilkbahardı ama onlar halen kara kışı geçiriyorlardı.
Bey ise, geçen yıl olduğu gibi yine evinin damına çıkıp, bağırıp çağırmaya devam ediyordu. O yaz da yarıcılardan 7-8 ev daha köyü terk etmişti. Kala kala üç ev kalmıştı. Onlar da hakaretlere dayanamayıp, sebzeyi-bostanı hasat etmeden yaz sonuna doğru köyü bırakıp gitmişlerdi.
Kahya tek başına kalmıştı. Kendisi ve eşi ne yapacaklarını bilemez durumda, kara kara düşünüp duruyorlardı. Bey ise hiç bir şey olmamış gibi eski hareketlerini ve söylemlerini eksiltmeden yinelemeye devam ediyordu.
Yine bir hafta başı; bey damdan canlı yayına başlamıştı. Küfürlerine yenilerini eklemiş, sesini ise daha da yükseltmiş bir şekilde bağırıp çağırıyordu. Beyin hakaretlerini kendi evinden dinleyen Kahya Rıza, aniden doğruldu ve eşine dönerek,
"Bu iş tamam. Köyde bizden başka kimse var mı? Yok. Peki, bu laflar kime? Bize hanım, bize... Bu hafta içinde biz de gideceğiz. Yeter artık bu pis herifin küfürlerini dinleyecek ne sabrım kaldı ne de takatim."
O hafta sonu Kahya da köyü terk etmişti. Bey, karısı ve lak kızı tek başlarına kalmıştı. Hanımı ağlayıp duruyordu. Ne yapacaklardı, hayvanlara kim bakacaktı? Kış geliyordu ama hiçbir hazırlıkları yoktu. Çaresizlik içinde kalan onlardı. Akrabalarına haber göndermişlerdi. Tek umutları kardeşleriydi.
XXX
O yıl, kış erken gelmişti. Şimdiden dağların yüksek tepeleri beyaza bürünmüştü bile.
Beyin hareketlerinde anormal değişiklikler başlamıştı. Kendi kendine konuşuyor, bazen de elleriyle, ayaklarıyla duvarlara vurup, küfürle karışık, naralar atıyordu. Bunların ardından da yere yığılıyor; ağzından köpükler, salyalar akıyordu. Durumu iyi değildi. Üç gündür de sobanın yanındaki yatağından hiç çıkmıyordu.
Kızının bir tepside getirdiği yemeği görünce doğrulup, yatakta oturmaya başlamıştı. Pencereden gelen güneş ışıklarını görünce, çok çevik bir şekilde ayağa kalkıp, eyvana doğru yürümeye başladı. Dışarı çıkıp dama çıkmayı sağlayan ağaç merdiveni tırmanmaya başladı. Dama çıkmıştı. Damın orta kısmına yakın bir noktada durup, yıllardır, haftalardır insanlara bağırıp çağırdığı; küfürler-hakaretler yaptığı canlı yayına başlamıştı. Aynı sözleri, aynı küfürleri köyde insanlar varmış gibi avazı çıktığı kadar bağırtıyla söylemiş; merdivenden inmeye çalışmıştı. Bir kaç basamağı zor bela inmiş tam orta kısma gelmişti ki ayağı kayıp, yuvarlanmaya başladı.
Beyin sesinin kesildiğin fark eden hanımı, dışarı çıkıp ne olduğunu görmek ister. Kapıyı açtığında, merdivenlerin altında beyini kendinden geçmiş bir şekilde bulur. İçeri girip kızını çağırır ve birlikte beyi sürükleyerek odaya götürürler. Yaşıyordu. Kırık, çıkık var mı bilmiyorlardı. Sobanın yanındaki yatağa uzattılar. Sıcak suyla elini, yüzünü yıkadılar. Bir müddet sonra bey uyumuştu. İnlemesi her saat daha da artıyordu. Akşam oldu, bir bardak çayı zorla içirmeye çalıştılar. Gece pek fazla anormallik olmadı. İnlemesi de kesilmişti.
Sabah olduğunda, hanımı yatağın yanına gider. Beyden hiç ses çıkmıyordu. Nefesi de kesilmişti. Hareketsiz şekildeki bu durum karşısında beyin öldüğünü anlamıştı. Bey ölmüştü ama bu iki kadın ne yapacaktı. Ana kız ağlamayı bırakıp, annenin işaretiyle çarşaflarını giyip dışarı çıktılar.
Annenin aklına Kahya gelmişti. Gittiği köy yarım saat uzaktaydı. Ana kız, yürüyerek kahyanın gittiği köye varırlar. Durumu anlatırlar. Beyin ölmesi değil beyin hanımının ve kızının durumlarına kahya çok üzülür. Defin işini yapmak için, daha önce birlikte çalıştıkları yarıcılardan ve köydeki akrabalardan 8-10 kişiyi alarak beyin köyüne giderler.
Her gün küfürlerine, hakaretlerine, zulme uğrayan bu insanlar, beyin mezarını kazıp, defin işlerini yaparlar. Bu insanlar olmasaydı bir zamanların hakimi olduğunu sandığı beyin ölüsünü dahi kaldıracak kimse olmayacaktı.