Bazı hatıralar vardır; yıllarca hiçbir kapıyı çalmazlar. İnsan onları unuttuğunu sanır. Sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda, hafif bir rüzgâr tenine dokunur ve zihnin en derin mahzenlerinde saklı duran bir çocuk, sessizce ayağa kalkar.

Bugün bana bunu yaşatan şey ne büyük bir olaydı ne de hayatımı değiştirecek bir haber… Sadece yaz sıcağında yüzüme değen serin bir rüzgâr ve Almanya’nın düzenli yürüyüş yollarında attığım birkaç adımdı.

Yol güzeldi.

Ağaçlar, gölgeler, kuş sesleri…

Sonra köpeklerin bıraktığı dışkıların ağır kokusu geldi.

İlginçtir; insan zihni bazen en güzel anılarını bile hoş bir kokuyla değil, beklenmedik bir çağrışımla açar. O ağır koku beni rahatsız etmedi. Tam tersine, yıllardır unuttuğumu sandığım başka bir kokunun kapısını araladı.

Bir anda bedenim Almanya’da yürümeye devam ederken ruhum, binlerce kilometre ötedeki Dersim dağlarına doğru yola çıktı.

Ben, bugünün konfor dünyasında büyüyen çocuklardan değildim.

Ben, sabah güneş doğmadan sorumluluk sahibi olmayı öğrenen kuşağın çocuklarından biriydim.

Bizim oyuncaklarımız yoktu.

Tabletlerimiz, bilgisayarlarımız, telefonlarımız hiç olmadı.

Bizim oyun arkadaşlarımız ineklerdi.

Keçilerdi.

Kuzulardı.

Dağlardı.

Derelerdi.

Ve sonsuz görünen gökyüzüydü.

Bugünün insanı için bu belki yoksulluktur.

Ama geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, aslında biz başka türlü bir zenginliğin içinde büyümüşüz.

Biz doğanın dilini biliyorduk.

Hayvanların sessizliğini okuyabiliyorduk.

Rüzgârın yön değiştirmesinden akşamın yaklaştığını anlayabiliyorduk.

Ve hiçbir okul bize bunu öğretmemişti.

Çocuk yaşta inek güdüyorduk.

Bugünün dünyasında bu cümle birçok kişiye ağır bir çocukluk gibi gelebilir.

Oysa benim hafızamda bunun adı yük değil; özgürlüktü.

İneklerimizi otlaklara götürürdük.

Onlara komut vermek zorunda kalmazdık.

Onlar kendi ritimlerini bilirlerdi.

Karınları doyunca kendiliklerinden toplanırlar, eve dönüş vakti geldiğinde sanki görünmeyen bir saat onları aynı noktada buluştururdu.

Bugün modern psikoloji buna “doğal düzen” diyebilir.

Ben ise buna güven derim.

İnsanla hayvan arasında kurulmuş sessiz bir anlaşma…

Birbirini yönetmeye değil, birbirine eşlik etmeye dayanan kadim bir dostluk…

Bizim bir ineğimiz vardı.

Adı Boro idi.

Bugün hâlâ adını söylerken içimde sıcak bir gülümseme beliriyor.

Elime tarağı alır, uzun uzun onu tarardım.

Boro, gözlerini yarı kapatır, başını öne eğerek büyük bir huzurla beklerdi.

Bazen çocuk aklımla yorulurdum.

“Taramayı bırakayım.” derdim.

Ama o razı olmazdı.

Boynuzuyla dizime hafifçe dokunurdu.

Sanki;

“Henüz bitmedi…” der gibi.

İnsan, yıllar sonra psikoloji eğitimi aldığında anlıyor ki, temas yalnızca insanın ihtiyacı değildir.

Şefkat, canlılığın ortak dilidir.

Boro, bunu bana çocuk yaşta öğretmişti.

Akşam olurdu.

Bir inek eksik gelirdi.

O zaman köyün kadınlarıyla birlikte yeniden yola çıkardık.

İsmini seslenirdik.

Dağlar yankılanırdı.

Sonra uzaktan bir “Muuuu…” duyulurdu.

Biraz sonra koşarak yanımıza gelirdi.

Bugün düşünüyorum da…

Belki de o yalnız değildi.

Biz de yalnız değildik.

Çünkü birbirimizi bulacağımızdan emindik.

Modern insanın bugün en çok kaybettiği şey tam da bu olsa gerek:

Bir ses duyduğunda gerçekten sana gelen birinin var olduğunu bilmek.

Çocukluğumuz yoksulluktu.

Ama yoksunluk değildi.

Ayağımızdaki siyah lastik ayakkabılar çoğu zaman yırtıktı.

Pantolonlarımız yamalıydı.

Saçlarımız rüzgârın taradığı şekliyle kalırdı.

Kimse bize modayı öğretmedi.

Kimse marka kıyafetleri anlatmadı.

Çünkü ihtiyacımız yoktu.

Mutluluk, sahip olduklarımızın miktarında değil; hissettiklerimizin derinliğinde saklıydı.

Bugün dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde yaşarken bazen düşünüyorum:

Teknoloji büyüdü.

Evler büyüdü.

Arabalar büyüdü.

Ama insanın içindeki özgür çocuk neden küçüldü?

Bazen tepelere çıkardık.

Pülümür ile Tunceli arasındaki yolları seyrederek bağıra bağıra türküler söylerdik.

Devrimci sloganlar atardık.

Ne söylediğimizi tam olarak bilmeden…

Belki anlamını kavramadan…

Ama sesimizin dağlarda yankılanmasını seviyorduk.

Ara sıra yoldan geçen minibüsler durur, bizi çağırırdı.

Biz korkardık.

Koşarak uzaklaşırdık.

Çünkü çocuk aklımız bile o yılların siyasi gerilimini sezmişti.

Özgürlükle korku aynı coğrafyada yan yana büyüyordu.

Belki de bu yüzden Dersim çocukları erken olgunlaşır.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, beni ben yapan şey ne diplomalarım ne meslek hayatım ne de yıllarca edindiğim bilgilerdi.

Beni ben yapan; bir ineğin boynuzuyla dizime dokunmasıydı.

Bir derenin sesiyle uyumamdı.

Dağların sessizliğinde korkuyu öğrenirken aynı anda cesareti de öğrenmemdi.

Ve en önemlisi…

Hiçbir şeye sahip değilken bile kendimi eksik hissetmememdi.

Bugün modern dünyanın en büyük yoksulluğu belki de budur.

İnsan her şeye sahip oluyor.

Ama çocukluğundaki özgürlüğe bir daha asla sahip olamıyor.

Ben hâlâ o özgürlüğün kokusunu bazen bir rüzgârın içinde hissediyorum.

Ve o an biliyorum ki…

İnsan doğduğu topraklardan ayrılabilir.

Ama çocukluğu, ruhunun içinde yaşamaya devam eder.

Çünkü bazı memleketler haritalarda değil, insanın kalbinde varlığını sürdürür.

Nimet Canpolat