Güven Tunç’un romanlarında sadece bir olay örgüsü bulunmaz, bir tarihe odaklanarak bir tez işlenir. Her çalışmasında coğrafyamızın bir bölgesinin tarihi ve coğrafyası bir olay örgüsü ile birlikte mercek altına alınmıştır.

Ay Dilbere[ Güven Tunç, Ay Dilbere, KeKeMe Y. 2024], başlıklı son çalışmasında da bu tutumunu devam ettiren Güven Tunç, hala kanayan ve bu gidişle de kanaması devam edecek bir coğrafyanın tarihine odaklanır.

Romanın ana ekseni Dersim Tertelesi/Soykırımıdır. Dersim Soykırımın günümüze uzantısı işlenir. Diğer eksenleri sırasıyla Sıdıka Avar’ın hayaletinin dolaştığı asimilasyon süreci ve bu sürecin örselediği ruhlardan birini örnekler. Üçüncü eksen olarak da sevgi ve aşkla birlikte, günümüzün yaşam gailesi, günümüz dünyası ve sosyal hizmetler ve bürokrasisinin sorgulanması olarak ayırmak mümkündür.

Unutmaya karşı direniş, her ne pahasına unutturmama savaşı, göç, gurbet, doğa, doğaya sevgi, aşk, dayanışma, kırılma, içe kapanma, hüzün… Sayfalar boyunca okuyucuyla çarpıcı ve kamçılar nitelikte paylaşılmıştır. Bu bakımdan Güven Tunç’un son çalışması roman tarzında günümüze taşınan o uzak ve terkedilmiş Dersim coğrafyasının trajik anlatımıdır.

Güven Tunç, tarihin yanında coğrafyayı yüzyıl önce resmeden Arşak Alboyacıyan ve çağdaşımız Yaşar Kemal gibi coğrafyayı en ince ayrıntılarıyla resmeder.

Doğanın hafızasını doğanın uyanışını doğaya müdahaleye rağmen doğanın ve hafızanın direnişini aynı ustalıkla paylaşır.

Bölge insanının doğaya yaklaşımı ve tapınma derecesindeki saygısı onca betona susmayan su… Bilenler bilir ki; Kernek Suyu’nun büyülü doğasıyla, direnişi olağanüstü bir hikayedir. Bu büyülü diyarda, günü gelip de gümbürtü duyulmadan, o güzel şehirde, kimse uyumaz, yemez, gezmez, sevmez, sevilmezdi bir zamanlar…Hava, sanki suyun patlamasını beklemiş gibi hem aydınlanıyor hem ısınıp ışıyor. Bir yandan kar yağarken bir yandan küçük, narin damlacıklarıyla yağmur serpiyor usul usul. Tüm çevreyi ışıtan güneşin bereketli ışığını bin bir renk ile yansıtan yağmur ve kar taneleri, minik meleklerin ışıltılı asasının ucunda, olağanüstü bir dansı tamamlıyor.

Hafızanın yok edilebilmesinin kolaylaştırmak için Kernek Suyu’na reva görülen işkence, bölge insanına reva görülen zulümlerin bir parçasıdır.

Her ne pahasına olursa olsun Romanın başkahramanı Hesen’ın hafızayı diri tutmada kararlılığı, coğrafyanın sesleriyle birlikte yaşaması da bir saygının yanında ritüelleriyle sanki doğaya tapınmanın özel biçimi ve vazgeçilmesidir.

Hesen gitmesin de, kim gitsin?” diyordu kendi kendine. “Kim bilsin buraları? Kim beklesin? Harabelerin, baykuşların anlattığını kim dinlesin?” “Kime derdini anlatsın Hesen? Kime yansın? Bir de sahipsiz yatan var. Kim arasın da bulsun sessiz, sahipsiz yatanı?” Derin bir ah çekip, “Kime yetişsin bu ihtiyar? Kime?” diye soruyordu kendine.

Hafızanın tazelenmesi ve unutmaya karşı direnme, uzak coğrafyadakinin izdüşümü gibi Başkent kabristanlarında da inatla sürdürülür ve hafıza tazelenir, unutmaya karşı direniş inatla sürdürülür;… Gençlerin tişörtlerinin göğsünde de üç fidanın fotoğrafı vardı. Denizler, deryalar gibi kabarmış geliyorlardı. Kenan Hoca aracın içinde ayağa fırlayacaktı neredeyse…“Unutulmadılar! Unutulmadılar!” diye bağırdı. Kolundan yavaşça tutup düşmesini engelleyerek usulca koltuğuna oturtan Ramazan’dan başka kimse anlamadı Kenan Hocanın coşkusunu…

Bölgenin coğrafyasına, canlısına, insanına… uygulanan zulümler Hesen’in anasının şahsında özetlenir;

Kocası öldürüldüğünde yaşı sadece yirmi altı olan anası... Kocasıyla birlikte iki çocuğunu da yitirmiş, üç küçüğüyle de kalakalmıştı. Köy dağılmış, evler yıkılmış, üzerinde buğdayı, arpasıyla toprak yanmış, ambarlar yağmalanmıştı. Anaları, öldüğü otuz sekiz yaşına kadar da hep çalışmış, hep uğraşmış hep bilindik bilinmedik yokluklarla, hasretlerle sınanmıştı.

Yoksulluk ve yoksunluk hayaleti dolaşan coğrafyada bunlara Sıdıka Avar eşlik edecek, acılara bir başka tuz - biber ekecektir; O kadın bizim her şeyimizi biliyordu Canem. Herşeyimizi... Kapımıza geliyordu, açık kapımızdan girip hemen bir bardak su istiyordu. Hatırla Canem, bütün o güleç yüzüyle çıkar gelirdi son güzde. Gelirdi, gelir gelmez de kapımızdan girer, mutlaka bir bardak su isterdi. Suyumuzu içer, soframıza otururdu.

Kırımdan ardından gelen yoksulluk tarif edilmezdir. Yoksulluk Avar’ın işlerini, devletin de asimilasyon uygulamalarını kolaylaştırmıştır; Sen belki çoktan unuttun. Biz unutmadık. Unutamadık. Sen o yılları bizim kadar yaşadın? Yaşamadın. Bir parça ekmeğin rüyamıza dahi giremediği zamanlardı. Dallarda kalmadığını, mevsiminin çoktan geçtiğini bile bile üç beş cevizin peşine düşüp dağ bayır dolaştığımız zamanlardı. Bir avuç dutun, şölen sofrası sayıldığı zamanlardı. Kalan üç beş yaşlının, açlıktan kurtlana kurtlana, ciğerleri çürüye çürüye ölümü beklediği zamanlardı. Biz çocuklara kalmıştı korka korka dağlara gidip yiyecek aramak. Dağlarda kurtlardan, kuşlardan, ayıdan, sincaptan bize bir şey kalmamıştı ki. Gün boyu aç açına dağlarda dolaşır, akşam da yatağa aç girerdik. Ocakta pişen bir ekmeğin, yemeğin kokusu tüterdi ilk zamanlar burnumuzda. Yıllar geçtikçe hayallerimizden bile uçtu gitti. Ah benim dargın bacım, dağlardan ot, yanmış, dağılmış bağlardan ne bulursak yiyecektir diye kendimizi kandırdığımız zamanlardı.

Güler yüzle ailelerinden koparılan kuzular ve asimilasyon; Canem biz çok geç anladık.

Çalışmanın üçüncü ekseninde paylaşılan üçüncü kuşak yaşamı, gündelik sorunlar ve onlara eşlik eden aşk hikayesinin de başarılı bir kurgu olduğunun altını çizerek, önemli bir toplumsal yaraya daha parmak bastığı için Güven Tunç’u kutluyoruz.

Güven Tunç la yeni buluşmada bir başka acılı coğrafyanın yaralarına odaklanmak ve suskunluğa karşı direnmek üzere…