Savaş sorusu genellikle yanlış sorulur.
“Kim kazanır?” denir.
Oysa asıl soru şudur: Kim yanar?
Alevi–Bektaşi irfanında savaş, bir “zafer” meselesi değil, bir vicdan imtihanıdır. Çünkü bu yol, Hakk’ı kılıçta değil, can’da arar. Bizim terazimizde kan ağır çeker; döküldüğünde denge bozulur.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Savaşı başlatanlar ölmez.
Savaşı kazananlar da ölmez.
Ölen, hep başkasının evladıdır.
Ateşi yakan, ateşe girmez.
Ateşi uzaktan izleyen, dumanını bile solumaz.
Kazanç, hep meydanın kenarında bekleyenin defterine yazılır.
Alevi–Bektaşi yolunda “eline, beline, diline sahip olmak” erkanın temelidir. Elini kana bulayanın, dili barış konuşsa ne yazar? Belini güce dayayanın, gönlünden adalet nasıl doğar?
Savaş dedikleri şey çoğu zaman ne güvenliktir ne de savunma. Savaş, nefsin iktidar arzusunun devletleşmiş hâlidir. Nefs büyüdükçe Hak küçülür; Hak küçüldükçe insan değersizleşir.
Bir bombanın düştüğü yerde yalnızca bina yıkılmaz.
Bir annenin duası yarım kalır.
Bir çocuğun geleceği gömülür.
Bir ocağın dumanı tüterken, başka bir ocak sonsuza dek söner.
Pir Sultan boşuna söylemedi:
“Zulüm ile abad olanın
Sonu berbat olur.”
Bu söz sadece zalime değil, zulme sessiz kalana da söylenmiştir. Çünkü sessizlik de bazen zulmün başka bir dilidir.
Bugün dünyada savaşlardan kimler kazanıyor diye baktığımızda tablo nettir: Silah tüccarları, enerji baronları, krizden beslenen finans çevreleri… Yani canla işi olmayanlar. Kaybeden ise her zaman aynıdır: Halklar.
Alevi–Bektaşi öğretisi bu yüzden “taraf” sorusunu başka türlü sorar.
Biz güçlüden yana değiliz.
Biz çoğunluktan yana değiliz.
Biz mazlumdan yanayız.
Çünkü biliriz ki:
Bir canın ahı, bir ordudan büyüktür.
Bir gözyaşı, bin haritayı bozar.
Savaşın kazananı yoktur.
Sadece vicdanını yitirenler kârda görünür.
Ama Hak katında her kâr, ağır bir zarardır.
Ve son söz şudur:
Hak, saraylarda değil;
Meydanlarda değil;
İncinen gönüllerdedir.


