Kerbela, her türlü riyakârlığın maskesini düşüren, insanlık vicdanına kazınmış en büyük derslerden biridir. O, yalnızca çöllerin ortasında yaşanmış bir trajedi değil; zamanın bütün katmanlarını aşarak günümüze ulaşan bir hakikat çağrısıdır. Kızgın kumların üzerinde açan kan kırmızısı bir gül bahçesi, zulmün karanlığını yaran bir ışık, insan onurunun en yüksek mertebeye ulaştığı bir direniş destanıdır.
Orada güneş yalnızca gökyüzünde doğmamıştır. Bir başka güneş, susuz bırakılmış yüreklerin içinde yükselmiş; adalet, cesaret ve inanç olarak insanlığın ufkunu aydınlatmıştır. Kerbela, hakkın ve bâtılın birbirinden ayrıldığı, karanlığın kendi yüzünü gösterdiği, aydınlığın ise bedel ödeyerek anlam kazandığı büyük bir kavşaktır. Tarihin en hüzünlü sayfalarından biri olmasına rağmen, aynı zamanda en aydınlık satırlarından biridir.
İnsanlık tarihinin tanık olduğu nice savaşlar, nice ihtilaflar ve nice yıkımlar olmuştur. Ancak Kerbela'yı farklı kılan şey, orada verilen mücadelenin bir iktidar kavgası değil; hakikat ile zulüm arasındaki ebedî hesaplaşma olmasıdır. Bir tarafta sarayların gölgesinde büyüyen ihtiraslar, diğer tarafta hakikati korumak uğruna canını ortaya koyan bir avuç insan vardı. Sayılar farklıydı, güçler farklıydı; fakat vicdanın terazisinde ölçülen değerler bambaşkaydı.
Kerbela, susuzluğun korkusuzlukla buluştuğu yerdir. Fırat'ın kıyısında suya hasret bırakılan bedenlerin, hakikatten vazgeçmeyen ruhlarla nasıl yüceldiğinin adıdır. Çocukların dudaklarında kuruyan son nefes, annelerin gözlerinde donup kalan yaşlar, yiğitlerin alnında parlayan teslimiyet; asırlardır insanlığın hafızasında silinmeyen izler bırakmıştır.
O gün çöl yalnız değildi. Kumlar konuşuyor, rüzgâr ağıt yakıyor, gökyüzü acıya tanıklık ediyordu. Her kum tanesi bir hatıraya, her esen rüzgâr bir feryada dönüşüyordu. Güneşin kavurduğu topraklar üzerinde yürüyen Hüseyin ve yarenleri, aslında insanlığın vicdanında yürüyordu. Attıkları her adım, gelecek yüzyılların kalbine düşen bir iz olacaktı.
Kerbela, dinmeyen ve dinmeyecek olan bir sızıdır. Aradan geçen asırlar, acının üzerinden geçen zaman değil; onu daha da derinleştiren bir yankı olmuştur. Çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, hatırlatmak için vardır. Kerbela'nın yarası da böyledir. O yara, insanlığa adaletin bedelsiz olmadığını, hakkın bazen en ağır imtihanlardan geçerek ayakta kaldığını hatırlatır.
Hüseyin, yalnızca bir isim değildir. O, zulme boyun eğmeyen iradenin adıdır. Karanlığın önünde diz çökmeyen vicdandır. Kılıçların gölgesinde bile hakikati savunmanın mümkün olduğunu gösteren bir meşaledir. Onun duruşu, asırlar boyunca mazlumların sığınağı, zalimlerin ise korkusu olmuştur.
Kerbela'nın en derin yaralarından biri de Zeyneb'in yüreğinde taşınmıştır. O, yalnızca bir acının tanığı değil; hakikatin sesi olmuştur. Çölün sessizliğini yaran sözleriyle zulmün kurmak istediği karanlığı parçalamış, tarihin susturulmak istenen sayfalarını insanlığa ulaştırmıştır. Eğer Hüseyin direnişin sembolü ise, Zeyneb de o direnişin hafızasıdır.
Fırat ise asırlardır aynı sessizlikle akmaktadır. Suları her kıyıya ulaştığında, sanki Kerbela'nın hüznünden bir parça taşır. Nehir akar, zaman geçer; fakat o günün susuzluğu insanlığın vicdanında kurumaz. Çünkü Kerbela'da susuz bırakılan yalnız bedenler değil, adaletti. Ve o adalet arayışı hâlâ dünyanın dört bir yanında yankılanmaktadır.
Kerbela, verilen sözlerin tutulmadığında nasıl ihanetlere dönüştüğünün de hikâyesidir. Dünyevî çıkarların vicdanı nasıl kararttığını, hırsın insanı nasıl hakikatten uzaklaştırdığını gösteren ibret levhasıdır. Kûfe yollarında kırılan umutlar, insanlık tarihinin en ağır pişmanlıklarından biri olarak hafızalara kazınmıştır.
Fakat Kerbela yalnızca acının adı değildir. Aynı zamanda umudun adıdır. Çünkü orada yenilen hakikat olmamış, aksine ölümsüzleşmiştir. Kılıçlar bedenleri yaralayabilmiş, fakat inancı yok edememiştir. Zulüm can alabilmiş, fakat hakikatin sesini susturamamıştır. Bu yüzden Kerbela, görünüşte bir matem; özünde ise bir diriliştir.
Asırlar boyunca mazlumlar Kerbela'da kendi hikâyelerini bulmuşlardır. Adaletsizliğe uğrayanlar, zulüm görenler, sesi kısılmak istenenler; Hüseyin'in duruşunda kendilerine bir yol görmüşlerdir. Çünkü Kerbela belirli bir zamana veya mekâna ait değildir. Nerede bir haksızlık varsa, orada Kerbela'nın gölgesi vardır. Nerede bir mazlum varsa, orada Hüseyin'in sesi duyulur.
Kerbela, tahtların ve sarayların geçiciliğini; vicdanın ve hakikatin kalıcılığını gösteren en büyük derstir. Nice hükümdarlar gelip geçmiş, nice saltanatlar kurulup yıkılmıştır. Fakat bugün insanların hafızasında yaşayan saraylar değil, çölün ortasında susuz bırakılmış bir avuç hakikat yolcusudur.
Bu yüzden Kerbela, yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak okunamaz. O, her çağın vicdanına yöneltilmiş bir sorudur:
Hak ile bâtıl karşı karşıya geldiğinde hangi tarafta duracaksın?
Mazlumun sesi kısıldığında susacak mısın, yoksa hakikatin yanında mı olacaksın?
Çıkarların çağırdığı yola mı sapacaksın, yoksa bedeli ağır olsa da adaletten yana mı duracaksın?
İşte Kerbela'nın asırlardır sormaya devam ettiği soru budur.
Ve bu yüzden Kerbela, yalnızca bir çöl değildir.
Bir okuldur.
Bir vicdandır.
Bir çağrıdır.
Bir direniştir.
Bir meşaledir.
Bir ağıttır.
Bir umuttur.
Ve insanlık var oldukça, zulmün karşısında dimdik duranların yüreğinde yanmaya devam edecek olan sönmez bir ateştir.


