Güneş, o gün başka doğmuştu Kerbela'nın üstüne...

Kumlar susuzluğu değil,

İnsanın insana kıydığı en büyük utancı taşıyordu.

Fırat akıyordu,

ama suyun yolu kesilmişti.

Nehir, gözlerinin önünde çağlıyor,

çocukların dudakları çatlıyor,

annelerin yüreği yanıyordu.

Bir tarafta saltanatın gölgesi,

öte tarafta hakikatin çıplak sesi vardı.

Ve o ses,

Hüseyin bin Ali'nin sesi,

çölün ortasında tek başına yükseliyordu:

"Zulme boyun eğmem."

Kılıçlar çoğaldı,

vicdanlar azaldı.

Yetmiş iki can,

binlerce askerin ortasında

yalnız bırakıldı.

Bir çocuk susuzluktan ağladı,

gökyüzü sustu.

Bir anne evladına baktı,

çöl başını öne eğdi.

Bir baş mızrağa kaldırıldı,

insanlık yüzünü çevirdi.

Kerbela işte o gün olmadı yalnız;

Kerbela her çağda yeniden kuruldu.

Hakikatin yanında durmak zorlaştığında,

çıkarlar vicdanın önüne geçtiğinde,

mazlumun feryadı duyulmaz olduğunda,

Kerbela yeniden dirildi.

Bugün hâlâ matem tutanlar vardır.

Bir lokma ekmeği bölüşürken

gözlerinden yaş düşürenler...

Muharrem ayında su içerken

susuz bırakılan çocukları hatırlayanlar...

Sazının telinde Hüseyin'i,

nefesinde adaleti taşıyanlar...

Onlar bilir ki

Kerbela yalnız geçmiş değildir;

insanın içinde verdiği sınavdır.

Ve bir de sırtını dönenler vardır.

Dün hakikatin yanında görünen,

bugün zalimin gölgesine sığınanlar...

Menfaat uğruna susanlar...

Mazlumun adını anarken

zulmün sofrasında oturanlar...

Onlar bilmez ki

çöl yalnız kumdan yapılmaz.

İnsan bazen kendi vicdanını da çöle çevirir.

Kerbela'nın en ağır yükü

şehitlerin çektiği acı kadar,

gerçeği görüp de yüzünü dönenlerin utancıdır.

Bugün Alevi'nin gözyaşında,

bir annenin duasında,

bir ozanın ağıdında,

bir mazlumun sessiz çığlığında

Kerbela hâlâ yaşamaktadır.

Çünkü bazı yaralar kapanmaz.

Bazı acılar tarihe karışmaz.

Bazı isimler ölmez.

Ve bazı çöller vardır ki,

aradan asırlar geçse de

hâlâ yanar...

Hâlâ susuzdur...

Hâlâ adalet bekler.

Kerbela'nın çölü gibi...

İnsanlığın vicdanı gibi.