Ortadoğu’da yıllardır aynı senaryo sahneleniyor. Aktörler değişiyor gibi görünse de gerçek değişmiyor: Bir tarafta “demokrasi” söylemiyle sahneye çıkan güçler, diğer tarafta hedef haline getirilen ülkeler.

Bugün bu sahnenin merkezinde İran var.

Yıllardır ekonomik yaptırımlarla boğulmaya çalışılan, diplomatik olarak izole edilen ve sürekli tehdit edilen İran, şimdi doğrudan askeri gerilimin içine çekilmek isteniyor. Nükleer program bahanesiyle yürütülen baskılar, aslında bağımsız bir bölgesel gücün diz çöktürülme çabasından başka bir şey değildir.

Peki, saldırgan kim?

Cevap açık: ABD ve İsrail.

ABD, 11 Eylül saldırıları sonrası Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme iddiasıyla Irak Savaşı’nı başlattı. Sonuç ne oldu? Yıkılmış bir ülke, milyonlarca kayıp hayat ve bitmeyen bir kaos.

İsrail ise yıllardır bölgedeki askeri üstünlüğünü korumak adına, kendisine tehdit olarak gördüğü her unsuru hedef almayı meşru sayıyor. Uluslararası hukukun sınırları defalarca aşılırken, buna karşı ciddi bir yaptırım uygulanmaması dikkat çekici değil mi?

Bugün İran’a yöneltilen suçlamalar ve tehditler, dün Irak için kullanılan söylemlerle neredeyse birebir örtüşüyor. O dönemde “kitle imha silahları” vardı denildi—ama bulunamadı. Şimdi benzer bir senaryo yeniden sahnede.

Gerçek şu ki; İran kendi topraklarında, kendi güvenliği için politika üretmeye çalışırken; ABD binlerce kilometre öteden askeri varlık bulunduruyor, İsrail ise bölgeyi sürekli sıcak çatışma halinde tutuyor.

Bu tabloya rağmen “tehdit” olarak gösterilen yine İran oluyor.

Ortadoğu halkları artık bu çelişkiyi görmek zorunda. Demokrasi söylemleriyle başlayan her müdahalenin arkasında daha fazla kan, daha fazla yıkım ve daha fazla istikrarsızlık olduğu defalarca kanıtlandı.

Bugün İran üzerinden yükseltilen gerilim, sadece bir ülkeyi değil, tüm bölgeyi ateşe atabilecek bir sürecin habercisi.

Soru basit ama hayati:

Gerçekten tehdit olan kim—kendi coğrafyasında var olmaya çalışan bir ülke mi, yoksa dünyanın öbür ucundan gelip savaş ihraç eden güçler mi?