Savaş…

Kimi zaman bir harita üzerindeki çizgiler uğruna, kimi zaman güç uğruna, kimi zaman da hırs uğruna başlatılan o korkunç kelime. Peki, gerçekten savaş bir çözüm müdür?

Savaşın başladığı yerde aslında hiçbir şey çözülmez. Aksine, insanlığın en derin yaraları açılır. Bir bombanın düştüğü yerde yalnızca binalar yıkılmaz; hayatlar yıkılır, umutlar yıkılır, gelecek yıkılır.

Savaş demek ölüm demektir.

Henüz oyuncaklarıyla oynaması gereken çocukların sessizliğe gömülmesi demektir. Bir annenin evladını, bir evladın babasını toprağa vermesi demektir. Savaş, mezarların çoğalmasıdır.

Savaş demek açlık demektir.

Tarlalar ekilemez, buğday başak veremez, sofralar boş kalır. Bir zamanlar kuşların cıvıldadığı bahçelerde artık duman ve küller yükselir. İnsanlar bir lokma ekmeğin peşinde, çocuklar bir yudum süt için gözyaşı döker.

Savaş demek öksüz ve yetim kalmaktır.

Bir gecede binlerce çocuk, “anne” ya da “baba” diye seslenecek kimseyi bulamaz. Savaş, çocukların çocukluğunu çalar.

Savaş demek kopan kollar, kaybolan bacaklar demektir.

Bir insanın hayat boyu taşıyacağı fiziksel yaralar… Ama ondan da ağır olan görünmeyen yaralardır. İnsan ruhunda açılan o derin ve kapanmayan yaralar…

Savaş yalnızca insanları öldürmez.

Ormanları yakar, toprağı zehirler, nehirleri kirletir. Bombaların düştüğü yerde ağaçlar yanar, kuşlar yuvasız kalır, hayvanlar kaçacak bir sığınak bulamaz. Doğa da savaşın sessiz kurbanıdır.

Oysa dünya, savaşmak için değil yaşamak için yaratılmıştır. Toprak ekilsin diye vardır, mezar kazılsın diye değil. Gökyüzü bombalarla kararsın diye değil, çocukların uçurtmalarıyla dolsun diye vardır.

Belki de asıl soru şudur:

Savaş gerçekten bir çözüm mü, yoksa insanlığın en büyük çaresizliği mi?

Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Savaşlar bittiğinde kazanan yoktur. Geriye sadece yıkılmış şehirler, suskun mezarlar ve gözyaşları kalır.

Barış ise bir zayıflık değil, insanlığın en büyük cesaretidir. Çünkü gerçek güç, yıkmakta değil; yaşatmaktadır.