Bazı coğrafyalar vardır; haritalarda bir isim olarak görünür, ama insanın yüreğinde bir dua gibi yaşar. Munzur, işte onlardan biridir.
Onun dağlarına baktığınızda yalnızca kayaları görmezsiniz. Yüzlerce yılın sessizliğini, sabrını ve vakur bekleyişini görürsünüz. Sularına eğildiğinizde ise yalnızca serinlemezsiniz; içinizde yıllardır susamış kalan bir yere dokunursunuz. Çünkü Munzur'un suyu, beden kadar ruhu da yıkar.
Orada rüzgâr bile başka eser. Bir ağacın yaprağına değdiğinde sanki eski bir türküyü mırıldanır. Çiçekler yalnızca baharı müjdelemez; umudu çoğaltır. Kuşlar gökyüzünü değil, özgürlüğü çizer kanatlarıyla.
Şehirlerde insan hep bir yerlere yetişmeye çalışır. Oysa Munzur'un kıyısında zamanın hiçbir acelesi yoktur. Saatler susar, kalp konuşur. Ve insan, uzun zamandır unuttuğu kendisiyle yeniden tanışır.
Belki de bu yüzden oradan ayrılmak zordur. Ardınıza dönüp son kez baktığınızda dağlar yine yerindedir, su yine aynı berraklıkla akmaktadır. Değişen yalnızca siz olursunuz. Çünkü Munzur, giderken yanınıza görünmeyen bir emanet bırakır; ömrünüz boyunca içinizde taşıyacağınız bir özlem.
Bugün dünya, her şeyi rakamlarla ölçüyor. Dağların yüksekliğini, nehirlerin debisini, toprağın değerini... Ama bir suyun insana huzur verdiğini, bir dağın insana sabrı öğrettiğini, bir sessizliğin kalbi iyileştirdiğini hiçbir hesap anlatamıyor.
Belki de bu yüzden en büyük yoksulluk, doğayı kaybetmek değil; onun ruhunu göremez hâle gelmektir.
Çünkü bazı yerler sadece güzel değildir; insana insan olduğunu hatırlatır. Munzur da böyledir. O, yalnızca bir vadi değildir; suyun hafızası, dağın vakarı, rüzgârın duasıdır.
Ve ne zaman adı geçse, insanın içinde ince bir sızı belirir. Çünkü bazı özlemlerin adresi vardır.
Onun adı Munzur'dur.