Alevinin elinden bugün yalnızca hakkı değil, kendi adına konuşma hakkı da alınıyor.

En acısı da bunu dışarıdan gelenler değil, çoğu zaman Alevinin adına konuştuğunu söyleyenler yapıyor.

Siyaset Aleviyi kendi hesabına göre tanımlıyor.

Dernek kendi ideolojisine göre tarif ediyor.

Vakıf kendi anlayışına göre biçimlendiriyor.

Kurumlar kendi Alevisini yaratıyor.

Sonra hepsi dönüp aynı şeyi söylüyor:

“Alevi adına konuşuyoruz.”

Hayır!

Belki de asıl sorun tam burada.

Alevinin adına o kadar çok kişi konuşuyor ki, artık Alevinin kendi sesi duyulmuyor.

Alevi, kendi inancının öznesi olmaktan çıkarılıp başkalarının tanımladığı bir kimliğin nesnesine dönüştürülüyor.

Kimin Alevisi olacağına siyaset karar veriyor.

Hangi Aleviliğin “doğru” olduğuna kurumlar karar veriyor.

Hangi sözün söylenip hangisinin susulacağına ise bazen o kurumların görünmez sınırları karar veriyor.

Ve Alevi, kendi evinde kendi kimliğine yabancılaştırılıyor.

İşte asıl tehlike budur.

Çünkü bir toplumu yok etmenin tek yolu onu susturmak değildir.

Bazen onun yerine konuşmanız yeterlidir.

Onun adına düşünürsünüz.

Onun adına karar verirsiniz.

Onun adına inancını tarif edersiniz.

Sonra da dönüp, “Aleviler böyle düşünüyor” dersiniz.

Peki, hangi Aleviler?

Kimin tarif ettiği Aleviler?

Daha da acısı, bu kuşatmanın içinde dedeler de sessizleşiyor.

Dede, hakikatin sözcüsü olması gerekirken, bazen kurumunun sınırlarını aşamıyor.

Çünkü biliyor:

Bir söz fazla söylerse kurumla karşı karşıya kalabilir.

Bir eleştiri yaparsa dışlanabilir.

Bir gerçeği yüksek sesle dile getirirse oturduğu post tartışmaya açılabilir.

Ve o zaman ortaya acı bir manzara çıkıyor:

Post korunuyor, hakikat susuyor.

Oysa dede postunu değil, hakkı ve hakikati korumalıdır.

Çünkü Alevilik hiçbir siyasi partinin arka bahçesi değildir.

Hiçbir derneğin tapulu malı değildir.

Hiçbir vakfın özel mülkü değildir.

Alevilik, Alevinin vicdanından daha büyük bir kuruma teslim edilemez.

Kurumlar Aleviler için vardır; Aleviler kurumların varlık sebebi değildir.

Siyaset Alevinin oyunu isteyebilir ama vicdanını yönetemez.

Dernek Alevi’yi temsil edebilir ama Aleviliğin sahibi olamaz.

Dede yol gösterebilir ama Alevinin kendi aklının ve vicdanının yerine geçemez.

Artık Alevinin kendisine dönüp şu soruyu sormasının zamanı gelmiştir:

“Ben gerçekten kendi yolumu mu yürüyorum, yoksa başkalarının benim için çizdiği yolda mı ilerliyorum?”

Bu soru kolay değildir.

Çünkü insan bazen başkasının çizdiği kimliği, kendi kimliği sanmaya başlar.

Ama Alevilik, başkasının kalıbına sığdırılacak kadar dar değildir.

Alevi artık siyasetin Alevisi olmaktan, kurumun Alevisi olmaktan, derneğin Alevisi olmaktan çıkıp kendi özünün Alevisi olmalıdır.

Çünkü Aleviliği yaşatmak yalnızca kurumları yaşatmak değildir.

Asıl mesele Alevinin kendi sesini yaşatmaktır.

Ve belki de bugün en büyük cesaret, yeni bir Alevilik tanımı yapmak değil;

Alevinin elinden alınan kendi kendisini tanımlama hakkını yeniden ona vermektir.

Çünkü Alevi kendi sesini kaybederse, herkes onun adına konuşur.

Ve herkes onun adına konuştukça...

Alevi kendisinden uzaklaşır, özü sessizleşir, yolu başkalarının tarifine dönüşür.

Oysa yolun sonunda insanın karşısına başkalarının tanımladığı bir kimlik değil, kendi özü çıkmalıdır.