Almanya’da yaşayan Türklerle ilgili anlatılan güzel bir fıkra vardır.
Türkler bir akşam içki sofrasında oturmuş, bir kadeh kaldırdıktan sonra hep bir ağızdan, “Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” diye söylenip duruyorlarmış. Bunu duyan Alman arkadaşları merak etmiş:
“Her içtiğinizde neden aynı şeyi söylüyorsunuz?”
Türkler, “Gel bir gün bizim sofraya otur, anlarsın,” demişler.
Gün gelmiş, Alman dostlarını sofraya davet etmişler. Alman bir iki kadeh içmiş, sohbet koyulaşmış. Derken bir anda yumruğunu masaya vurup:
“Ne olacak bu Almanya’nın hali?” diye haykırmış.
Fıkra bu ya…
Ama bazen insanın güleceği yerde boğazına bir düğüm oturuyor.
Ben de bugün başka bir soruyu sormak istiyorum:
Ne olacak bu Alevilerin hali?
Bu soru bana öfkeyle değil, içim sızlayarak geliyor.
Çünkü mesele yalnızca “Alevilik nedir?” sorusundan ibaret değil artık. Mesele, aynı çatı altında yıllarca yan yana duran insanların birbirinden uzaklaşması, birbirini dinlemek yerine birbirini tanımlamaya başlamasıdır.
Birimiz “Alevilik İslam içidir” diyor.
Bir başkamız “İslam dışıdır” diyor.
Birimiz “Alevilik kadim bir inançtır” diyor.
Birimiz “Alevilik bir felsefedir” diyor.
Birimiz “Alevilik bir yaşam biçimidir” diyor.
Bir başkası “Ali'siz Alevilik” diyor.
Ve her biri kendi söylediğini hakikatin tamamı zannedince, aynı kökten çıkan dallar birbirine gölge etmeye başlıyor.
Oysa insan, kendi inancını anlatırken neden önce karşısındakinin inancını inkâr etmek zorunda olsun?
Neden Aleviliğin büyük ve derin dünyasını tek bir cümleye sığdırmaya çalışıyoruz?
Neden “Benim Aleviliğim” derken, “Seninki Alevilik değil” deme ihtiyacı duyuyoruz?
Belki de en büyük kaybımız burada başlıyor.
Çünkü bölünmek yalnızca sayıca azalmak değildir.
Bölünmek, birbirimizin sesini duyamaz hale gelmektir.
Bugün Alevi toplumunun önünde duran en büyük tehlikelerden biri, farklı düşüncelerin varlığı değil; farklılıkların düşmanlığa dönüşmesidir.
Oysa Alevilik tarih boyunca farklılıklarla birlikte yaşamayı öğrenmiş bir kültürün, inancın ve toplumsal hafızanın taşıyıcısı olmadı mı?
Cemlerde omuz omuza durmadık mı?
Lokmayı paylaşmadık mı?
Darda olanın elinden tutmayı, düşkünün yanında durmayı, insanı insan olduğu için sevmeyi anlatmadık mı?
“Eline, beline, diline sahip ol” derken aslında birbirimizin gönlünü incitmemeyi de öğretmedik mi?
Şimdi ne oldu bize?
Aynı acılardan geçmiş insanların çocukları, birbirinin kimliğini sorgular hale geldi.
Birbirimizi anlamak yerine birbirimizi etiketliyoruz.
Birimiz ötekine “gerçek Alevi değilsin” diyor.
Öteki berikine “sen gericisin” diyor.
Bir başkası “sen Aleviliği değiştirmek istiyorsun” diye suçluyor.
Sonra hep birlikte küçülüyoruz.
Oysa mesele aynı düşünmek değil.
Mesele, farklı düşünürken birbirimizin elini bırakmamaktır.
Bir insan Aleviliği İslam içinde yorumlayabilir.
Bir başkası onu İslam dışında, bağımsız bir inanç olarak görebilir.
Bir başkası felsefi ve kültürel bir kimlik olarak yaşayabilir.
Bir başkası Aleviliği daha çok bir yaşam ahlakı olarak benimseyebilir.
Bunların hepsi üzerine tartışılabilir.
Bilimsel olarak, tarihsel olarak, inanç açısından konuşulabilir.
Ama bir şeyi unutmamak gerekir:
Tartıştığımız şey bizim ortak hafızamızdır.
Bu yüzden birbirimizin yüzüne kapıyı kapatırken, aslında kendi evimizin kapısını da kapatıyor olabiliriz.
Ben “hepimiz aynı olalım” demiyorum.
Tam tersine…
Aynı olmak zorunda değiliz. Ama birlikte olmak zorundayız.
Çünkü bir toplumun gücü, herkesin aynı şeyi düşünmesinden değil; farklı düşünen insanların ortak bir vicdanda buluşabilmesinden doğar.
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım” sözünü sadece meydanlarda, toplantılarda, törenlerde söylemenin anlamı yok.
Birlik, aynı sloganı tekrarlamak değildir.
Birlik, birbirinden farklı olanların birbirine tahammül edebilmesidir.
Birbirinin acısını kendi acısı kadar önemsemesidir.
Birbirinin inancına, yorumuna, kimliğine saygı gösterebilmesidir.
Ve belki de en önemlisi, “Ben haklıyım” demeden önce “Acaba kardeşimin gönlünü kırıyor muyum?” diye düşünebilmektir.
Çünkü Aleviliğin en büyük mirası yalnızca geçmişten bize kalan sözler değildir.
O mirasın içinde insan vardır.
Gönül vardır.
Paylaşmak vardır.
Adalet vardır.
Muhabbet vardır.
Ve insanı insandan üstün görmeme anlayışı vardır.
Bugün Aleviler kendi içlerinde birbirlerine yabancılaşırsa, yarın çocuklarına ne bırakacaklar?
Birbirleriyle kavga eden tanımlar mı?
Yoksa birbirlerinin elini tutan bir kardeşlik mi?
Çocuklarımız Aleviliği kitaplardan değil, bizim birbirimize nasıl davrandığımızdan da öğrenecek.
Eğer biz birbirimizi küçümsersek, onlar da küçümsemeyi öğrenecek.
Eğer biz birbirimizi dinlersek, onlar da dinlemeyi öğrenecek.
Eğer biz farklılıklarımızla birlikte yaşayabilirsek, onlara belki de en kıymetli mirası bırakmış olacağız.
O yüzden bugün bir kez daha sormak istiyorum:
Ne olacak bu Alevilerin hali?
Bence cevap, “Şu görüş kazanacak, bu görüş kaybedecek” değildir.
Cevap şudur:
Birbirimizi kaybetmeyelim.
Aleviliğin geleceğini belirleyecek olan yalnızca “Alevilik nedir?” sorusuna vereceğimiz cevap olmayacak.
Belki daha önemli soru şu olacak:
Aleviler birbirlerine nasıl davranacak?
Çünkü insan, inancını yalnızca diliyle değil, davranışıyla da yaşatır.
Geliniz; farklılıklarımızı inkâr etmeyelim.
Ama farklılıklarımızı birbirimizi parçalamak için de kullanmayalım.
İslam içidir diyen de bizim insanımızdır.
İslam dışıdır diyen de.
Kadim inançtır diyen de.
Felsefedir diyen de.
Yaşam biçimidir diyen de.
Yeter ki hiç kimse diğerinin insanlığını, onurunu ve varlığını inkâr etmesin.
Bırakalım fikirler tartışsın.
Bırakalım tarih konuşulsun.
Bırakalım akademisyenler araştırsın.
Bırakalım ocaklar, dedeler, aydınlar, gençler, kadınlar konuşsun.
Ama gönüller birbirinden kopmasın.
Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, belki de en büyük pişmanlığımız hangi tanımın doğru olduğu değil, birbirimizi neden kaybettiğimiz olacaktır.
Ve o gün keşke dememek için bugün birbirimize biraz daha yaklaşalım.
Birbirimizi biraz daha dinleyelim.
Birbirimizi biraz daha anlayalım.
Çünkü…
Birlik olmak aynı düşünmek değildir.
Birlik olmak, farklı düşünürken aynı gönülde buluşabilmektir.
Ve belki bu gece bir Alevi sofrasında bir kadeh kaldırırken, yumruğumuzu masaya vurup “Ne olacak bu Alevilerin hali?” demek yerine, birbirimizin gözünün içine bakıp şöyle diyebilmeliyiz:
“Ne olursa olsun, birbirimizi bırakmayacağız.”


