Her gün yeni bir şiddet haberiyle uyandığımız bugünlerde, insanlığımızdan ve geleceğimizden adım adım uzaklaşıyoruz. Yaşanan bu toplumsal travmayı sadece "cinnet" diyerek geçiştirebilir miyiz, yoksa hepimiz bir girdabın ortasında mıyız?
Toplum olarak gittikçe sevgisizliğe, karanlık bir girdaba doğru savruluyoruz. Adeta kitlesel bir cinnet haliyle karşı karşıyayız. Her gün ekranlara düşen, gazetelerin üçüncü sayfalarını dolduran yeni katliam ve şiddet haberleri yüreğimizi ağzımıza getiriyor; geleceğe dair beslediğimiz o güzel ümitleri bizden koparıp uzaklara fırlatıyor. Soruyorum size: Ülkemiz adeta bir yangın yeriyken akrabalarını, arkadaşlarını, masum çocukları, kapı komşularını katletmenin adı gerçekten sadece "cinnet" midir?
Bu korkunç ruh haline durup dururken sürüklenmedik elbette. Bu çürümenin arkasında yatan derin nedenler var. Ekonomik buhranlar mı, siyasal gerilimler mi, yoksa insanın kendi yaşamını sürekli bir tehdit altında hissetmesi mi? Sebep her ne olursa olsun, karşımızda duran tablo artık toplumsal bir travmaya dönüşmüş durumdadır. İş bulamamak ya da işini kaybetme korkusu, can güvenliği endişesi, en yakınlarından gelebilecek yaşamsal tehditler ve bitmek bilmeyen gelecek kaygısı bu cinneti tetikleyen en büyük unsurlardır.
Maalesef nefretin hüküm sürdüğü, vicdanların karardığı bir dönemden geçiyoruz. Öyle zor, öyle acımasız bir süreç ki bu; merhametimiz ve insani hassasiyetlerimiz bile artık "taraf" tutmaya başladı. Güzelim ülkemizin başı gerçekten büyük bir belada. Artık yaşanan vahşeti ne "kahrolsun" ne de "lanet olsun" sözcükleri anlatabiliyor. Kelimelerin anlamsız kaldığı o kör kuyunun tam ortasındayız.
Aslında bugün yaşadıklarımız, geçmiş yıllardan günümüze miras kalan; gittikçe büyütülen şiddet dillerinin, tehditlerin, korkutmaların, ötekileştirici politikaların ve her türlü ayrımcılığın acı bir faturasıdır. En tehlikelisi, en ürkütücü olanı ise ne biliyor musunuz? Bizlerin bu çaresizlik içinde yaşananları kanıksamaya, normalleştirmeye başlamasıdır! En büyük aymazlık, bir şey yapamadan öylece seyirci kalmaktır.
Nefret ettiğimiz, kendimizden saymadığımız, "öteki" diye yaftaladığımız insanları canice hayattan koparmak ancak insanlıktan nasibini almamış, ilkel bir zihniyetin işi olabilir. Ortadoğu bu ilkel anlayışın acısını yıllardır fazlasıyla yaşıyor ve görüyoruz. Yaşadığımız toprakları tehdit etmek, yok etmek, daraltmak ve burayı bir cehenneme çevirmek, "insanım" diyen birinin yapacağı şey değildir. Fakat ne yazık ki insan gerçeğini anlamayacak, tarihten ve geçmişten ders çıkarmayacak kadar iradeden ve akıldan yoksun bir noktaya geldik.
İçimizdeki sahte putların kulu olmaya başladık. Etrafımız her türlü içi boş düşünsel modalar, sahte hocalar, büyücüler ve istismar edilen kutsallarla kuşatılmış durumda. Yaratıcıya sığınmak yerine kendi uydurduğumuz, kendi yarattığımız menfaat tanrılarının peşinden gider olduk. Bize telkin edilen o kör önyargılardan kurtulmak bir yana; manevi birikimlerimizden, hoşgörümüzden ve en önemlisi insanlığımızdan her gün biraz daha kaybediyoruz.
Çok açık ki, bütün bu insani değerlerimiz üzerinde planlı ve programlı bir şekilde oyunlar oynanıyor. Bazı kirli odaklar ve güçler, bizleri sonu olmayan tehlikeli maceralara sürükleyip, bu kaosun üzerinden kendi rantlarını ve keyiflerini sürme niyetindeler.
Peki ya bizler? Allah’ın balçıktan yaratıp ruh üflediği, öylece duran hareketsiz heykeller miyiz? Bizim bu hayatta hiç mi rolümüz, hiç mi sorumluluğumuz yok? Tehlike her geçen gün büyüyerek, kabuk değiştirerek hayatımızı, umutlarımızı ve yarınlarımızı tehdit ediyor. Bu acıyı, bu korkuyu defalarca yaşadık, hala da yaşıyoruz.
Bu tehlikeyi bertaraf etmek, hafifletmek ve bir daha asla yaşanmamasını sağlamak için bizim de üstümüze düşen hayati görevler var. Madem bu acıyı en derinden biz hissediyoruz, o halde birinci görev devlete, ikinci görev ise doğrudan bizlere düşmektedir.
Çözüm aslında sanıldığından çok daha basit: Bizi hiç kimsenin ayrıştırmasına, bölmesine, birbirimize düşman edip "ötekileştirmesine" asla izin vermeyeceğiz! Psikolojimizi, inançlarımızı, mezheplerimizi ya da diğer farklılıklarımızı kendi çıkarları için malzeme yapmak isteyenlere o fırsatı tanımayacağız. Gittikçe daha çok kenetlenerek, acılarımızı da sevinçlerimizi de ortaklaştırarak yürümek zorundayız. Ancak bu şekilde, özlediğimiz o huzurlu günlere doğru bir nebze de olsa yol alabiliriz.
Buna yürekten inanıyorum...


