Zaman, adımlarını iyice yavaşlatıyor şimdi; sanki dünya, üzerindeki tüm sesleri dindirip kendi derin sessizliğini dinlemek istiyor.
Gökyüzü, rengini yitirmiş eski bir fotoğraf gibi duruyor tepemizde. Mevsimlerden sonbahar, yani takvimlerin değil, ruhun o en tenha, en kuytu dönemi.
Doğanın, üzerinden birer birer çıkardığı o renkli elbiseler, sokaklarda ağır ağır esen rüzgârın insafına bırakılıyor. Ayaklarımızın altında ezilen her kuru yaprağın çıkardığı o tekdüze, o hüzünlü ses, aslında zamanın acımasız akışını ve insanın o kaçınılmaz yalnızlığını fısıldıyor yüzümüze.
Ağaçlar, dallarındaki son sığınaklarını da rüzgâra teslim ederken, bize ait olan o büyük gerçeği hatırlatıyor: Doğarken de, eksilirken de yapayalnızız. Dalından kopan, havada asılı kalan ve nereye düşeceğini bile bilmeden rüzgârın kollarına bırakılan o tek bir yaprağın yavaşlığı, bizim de içimizde susturduğumuz o derin sürgünün hikâyesidir. Gitmek mi daha büyük bir yalnızlıktır, yoksa bir dalın ucunda, sıranın sana gelmesini beklemek mi?
İşte tam da bu yüzden, sonbaharın getirdiği o puslu keder, insanın kendi yalnızlığına tuttuğu en berrak aynadır. Sokaklar tenhalaştıkça, yağmur damlaları pencerelere daha yavaş vurmaya başladıkça, insan kalabalıkların içinden çekilip kendi içine, o en korunaklı ama en yaralı odasına sığınır. Göç eden kuşların gökyüzünde bıraktığı o belirsiz çizgilerde, hayatımızdan sessizce çıkıp gidenleri, yarı yolda bıraktığımız ya da bizi bırakan o eski gölgeleri ararız. İçimize çöken bu yoğun, bu ağır hüzün, aslında geçip giden zamana yakılmış lirik bir ağıttır.
Biz de o sonbahar ağaçları gibiyizdir; kalbimizde biriktirdiğimiz anıları, hiç unutulmayacak sanılan isimleri ve zaman aşımına uğramış eski hayalleri, tıpkı o sarı yapraklar gibi ruhumuzun dallarından aşağı bırakmak zorunda kalırız. İçimizdeki yaprak dökümü öyle yavaş, öyle gürültüsüz gerçekleşir ki, kimse o sessiz fırtınanın kopardığı can kırıklarını fark etmez.
Ancak bu derin yalnızlık ve ağır tempo, aslında ruhun kendi kendini onardığı asil bir inzivadır. Ağaçlar yapraklarını bir son bahanesiyle değil, yeni bir başlangıcın bilgelik uykusuna yatmak için dökerler. İnsanın sonbaharı da böyledir; kendi yalnızlığının soğuk sularında yıkanmayan bir ruh, kalabalıkların sahte sıcaklığında asla olgunlaşamaz. Gözyaşlarıyla ıslanan o kimsesiz, o soğuk toprak, yarın içimizde yeşerecek yepyeni, daha dirençli umutların tohumlarını saklar bağrında.
Şimdi bırakın rüzgâr o yavaş, o yorgun melodisiyle pencerelerinizi dövmeye devam etsin. Bırakın yapraklar sokakların yalnızlığında kendi sessiz ölümlerini dans ederek kutlasınlar. Bu hüzne sırtınızı dönmeyin, onu sarıp sarmalayın göğsünüzde. Çünkü kendi yalnızlığının lirik sonbaharını yaşamayanlar, başkalarıyla açacak olan ilkbaharın coşkusunu asla tam anlamıyla anlayamazlar.