Ülkemizde bu yıl Cumhuriyetin 103. yılını kutlanırken, tek partili sistemden çok partili sisteme geçiş sebebiyle demokrasimizde; 21 Temmuz 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimden günümüze 80 yılı doldurmuş bulunuyor.

İlanından itibaren ülkemize çok kazanım sağlayan cumhuriyet rejimimizin eksiklikleri olmasına rağmen, padişahın tebaasından vatandaşlığa geçmesi halk için önemli bir kazanım olmuştur. Keza laiklik ve diğer cumhuriyet devrimleri aynı öneme sahip kazanımlardır.

Günümüz koşullarında bu kazanımların zayıflatılmasına karşı girişimler olması vatandaşların bu kazanımlara sahip çıkmaları ve üzerinde titizlikle durması gereken görevlerin başında geliyor. 80 yıllık demokrasi yaşamımızda ise inişli çıkışlı yıllar olmuş ve demokratik yaşamımız çeşitli dönemlerde askeri darbelere maruz kalmış, akabinde ise yaşanan olumsuzlukların kaynağı parlamenter rejim modeli denmiş ve Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmiştir. Bu sistemin de halka ve ülkenin sorunlarına çözüm getirmediği yaşanan sorunlar ile kanıtlanmıştır…

“Cumhuriyet mi demokrasi mi?" sorusu, siyaset bilimi ve felsefede sıkça karşılaştırılan iki temel kavramdır. Ancak bu iki kavram birbirinin alternatifi veya rakibi değildir; aksine, modern devlet sistemlerinde genellikle birbirini tamamlayan unsurlardır.

Bu iki kavramı doğru anlayabilmek için tanımlarına, aralarındaki ilişkiye ve farklara yakından bakmak gerekir:

Cumhuriyet Nedir? diye baktığımızda,

Kökeni Latince Res publica (kamu işi / halkın malı) kelimesinden gelir.

Temel Özelliği: Devlet başkanlığının (ve iktidarın) irsi (babadan oğula) bir monarşiyle değil, belirli bir süre için ve halk tarafından (doğrudan veya dolaylı olarak) seçildiği yönetim biçimidir.

Odak Noktası; Hukukun üstünlüğü, anayasacılık ve kamusal yarardır. Cumhuriyet rejiminde güç, bir kişiye veya hanedana değil, yasaya ve kurumlara ait olur.

Demokrasi Nedir? diye bakınca da

Kökeni; Yunanca demos (halk) ve kratos (güç/yönetim) kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani "halkın yönetimi" demektir.

Temel Özelliği: İktidarın kaynağının ve meşruiyetinin doğrudan halka dayanmasıdır. Kararların çoğunluk esasına göre alınması, vatandaşların siyasi sürece eşit katılımı ve temel hak ve hürriyetlerin korunması esastır.

Odak Noktası: Halkın iradesi ve eşitliğidir.

Aralarındaki İlişkiye bakılırsa "Biri Diğerinin Alternatifi de Değildir"?

Tarihsel ve teorik olarak bu iki kavram farklı kökenlerden gelse de bugün ideal yönetim biçimi olarak bir çok Avrupa ülkesinde "Demokratik Cumhuriyet" formülünde birleşirler.

Cumhuriyet, demokrasiyi sınırlayabilir ve koruyabilir oysaki sadece saf demokrasi (çoğunlukçu demokrasi) olduğunda, çoğunluk azınlığın haklarını baskı altına alabilir ("çoğunluk diktası" riski). İşte bu noktada cumhuriyetçi kurumlar ve anayasa devreye girer; hukukun üstünlüğü ve temel haklar, çoğunluğun iradesine karşı azınlık haklarını koruyan bir güvence oluşturur.

Demokrasi ise cumhuriyete meşruiyet kazandırır. Bir devlet cumhuriyet olabilir (yani başında kral yoktur, seçimle gelen bir başkan vardır) ancak halkın gerçek katılımı, ifade özgürlüğü ve çok seslilik yoksa bu sistem tam anlamıyla demokratik sayılmaz. Örneğin; İran İslam Cumhuriyeti, ya da Kuzey Kore ( resmi adıyla) Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi demokratik olmayan cumhuriyetlere birer örnek olarak gösterebiliriz.

Sonuç olarak; demokrasi iktidarın kaynağının halk olmasını sağlarken, cumhuriyet o iktidarın kurallara, hukuka ve anayasaya bağlı olarak, kamu yararı gözetilerek kullanılmasını güvence altına alır. Bu yüzden modern dünyada en çok benimsenen ideal model, bu ikisinin harmanlandığı demokratik cumhuriyet sistemidir.

Türkiye halkının da “ Demokratik cumhuriyet” talebini daha çok dillendirerek ve onu hayata geçirecek siyasi partilerin söylem ve eylemlerini gözlemleyerek bir karar içerisinde olmaları ülkemizin, Cumhuriyetimizin ve Demokrasimizin geleceği açısından çok büyük önem arz ediyor.