Türkiye’nin ekonomik tarihinde bazı dönemler vardır ki, yalnızca rakamlarla değil, insanların kaybolan umutları ve birikimleriyle hatırlanır.
80’li yılların başlarından başlayarak, banker Kastelli ile anılan banker olaylarından saadet zincirlerine, yatırım dolandırıcılıklarından kripto para vakalarına kadar farklı biçimlerde ortaya çıkan Türkiye’deki finansal dolandırıcılık olarak kabul edeceğimiz durum, yüksek faiz ve kısa sürede yüksek kazanç vaatleriyle para toplanmasıyla başlamıştı.
Arkasından saadet zincirleri ve piramit yapılar, sahte yatırım platformları, kripto para dolandırıcılıkları, sahte kurum ve yetkili taklidi ile sermaye piyasası manipülasyonları ile günümüze gelindi.
1980’lerin başında “yüksek faiz, yüksek kazanç” vaatleriyle büyüyen banker piyasası bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Banker Kastelli adı, o dönemin simgelerinden biri haline geldi. Finansal serbestleşme sürecinin ardından faiz rekabeti hızlandı; denetim ve risk yönetimindeki sorunlar büyüdü. 1981 ve 1982’de yaşanan banker iflasları, yüz binlerce tasarruf sahibinin mağduriyetine yol açtı.
O gün bize ne söylendi?
“Daha yüksek faiz alacaksınız.”
Bugün bize ne söyleniyor?
“Daha çok kazanacaksınız.”
Yöntemler değişiyor, araçlar değişiyor, reklamların dili değişiyor; fakat halkın alın teri ve tasarrufu üzerinden birilerinin zenginleşmesi değişmiyor.
Banker krizinden sonra finansal piyasaların düzenlenmesi ve denetlenmesi konusunda önemli adımlar atıldı. Sermaye Piyasası Kanunu’nun 1982’de yürürlüğe girmesi de bu dönemin düzenleyici tepkilerinden biriydi.
Ama tarih bize şunu gösterdi ki,
Denetim zayıflarsa, fırsatçılık güçlenir.
Şeffaflık azalırsa, güven kaybolur.
Hesap sorulmazsa, bedeli toplum öder.
Onun içindir ki toplum olarak hep bedel ödüyoruz.
Bugün mesele geçmişte yaşanan banker vakalarını ve bankerleri, yine diğer finansal dolandırıcılıkları konuşmak değildir.
Mesele; finans piyasalarında, şirketlerde, kamu kaynaklarında ve ekonomik hayatın her alanında şeffaflık, hesap verebilirlik ve etkin denetimin nasıl sağlanacağıdır.
Çünkü vatandaşın cebindeki para sıradan bir rakam değildir.
O para; yıllarca çalışmanın, alın terinin, çocukların geleceğinin, emeklilik hayalinin ve bir ailenin güvencesinin karşılığıdır.
Bu nedenle ekonomik sistemin temel ilkesi açık olmalıdır:
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir “vurgun furyası” değil; üreten, denetleyen, hesap soran ve vatandaşın hakkını koruyan bir ekonomik düzenidir.
Banker Kastelli’den bugüne uzanan ders tam da budur:
Halkın parasını korumayan sistem, sonunda halkın güvenini de kaybeder.
Bizim mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşananları anlatmak değil; aynı hataların farklı isimlerle yeniden yaşanmasını engelleyecek şeffaf ve denetlenebilir bir mekanizmayı hayata geçirmektir.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil,
Ekonomide de gereklidir.
Ve unutmayalım:
Alın terinin karşısında hiçbir vurgun düzeni kalıcı değildir.
Sonuç olarak bunların ortak noktası yüksek kazanç –düşük risk vaadinin kullanılmasıdır.
Bunun yanında finansal okur yazarlığın yetersizliği, denetim mekanizmalarının geç fark etmesi yada görmezden gelmesi, sosyal medya üzerinden hızlı para toplama ve güvenilir kurumların isimlerini taklit edilmesi mağduriyet riskini arttırırken çıkan mağduriyet faturasının kamuya yansıtılması bir türlü yoksulluk girdabından çıkamayan yoksul emekçi kesimi mağdur etmeye devam eder hale getiriyor.
Kazanç özel olabilir; ama kaybın bedeli sürekli olarak topluma yüklenemez.
Halkın parasının güvencesi güçlü denetim ve gerçek şeffaflık olmalıdır.
Denetim yalnızca kriz çıktıktan sonra yapılmamalıdır. Sorun büyümeden görülmeli, riskler zamanında açıklanmalı ve vatandaşın hakkı korunmalıdır.
O nedenle amaç yalnızca krizleri yönetmek olmamalıdır. Krizleri doğuran koşullar yok edilmeli yada azaltılmalı dolayısıyla tasarruf sahibini koruyan; küçük işletmeleri ayakta tutan; emeğin ve alın terinin değerini koruyan; finansal kuruluşları etkin biçimde denetleyen kamu kaynaklarının hesabını halka veren bir ekonomik düzen sağlanmalıdır.