Türkiye toplumunda bir umursamazlık hali var. Kendisini çok yakından ilgilendiren konulara bile tepkisiz durumda. Türkiye’de uzun yıllardır sürdürülen ekonomik krizler sonucu, halkın neredeyse yüzde 90’nına yakını bu krizlerden olumsuz şekilde etkilenmiş olup, yıllar içerisinde aşırı yoksullaşmayla birlikte 12-13 milyon yurttaşımız geniş tanımlı işsizlik durumuyla karşı karşıya bırakılmıştır. Geniş tanımlı işsizlik; artık iş bulmaktan umudunu kesmiş kişilerin ilgili kamu kurumlarına iş başvurusundan vaz geçmiş olmalarıdır. Siyasi iktidar işsizlik oranını gerçek olgulardan soyutlayarak, çok az bir sayı olarak yani 3 -3,5 milyon olarak vermektedir. Oysa bu sayı, kamuoyunu yanıltma ve gerçekleri saklama gibi kötü bir niyet taşıdığını ifade etmiş olalım.

Peki, yoksulluk ve işsizlik bu kadar artmışken, halk neden bu kadar umarsız ve tepkisiz bir davranış içerisinde yaşamını şekillendirmiş oluyordu? Tabi bu durumu en iyi sosyal uzmanlar açıklayabilir. Ama bu ülkenin bir vatandaşı olarak yaşadığımız son elli yılını değerlendirdiğimde, ben ve çevremde birçok kesimin (bu Türkiye genelinde toplumun çoğunluğunu oluşturur) düşük ekonomik koşullarda ve siyasi baskıların altında bir yaşam biçimine mecbur bırakılmış olmamızdır. Kırk beş yıl öncesi Türkiye toplumunda güçlü bir toplumsal örgütlülük ve mücadele azmi vardı. Şimdi maalesef bu durum yok!

Bu örgütlü yapıları üç kategoride değerlendirmek gerekirse; işçi sınıfı içerisinde DİSK, öğrenci-gençlik örgütlülüğü ve köylülük kesiminde üretici birlikleri gibi örgütlü yapılar mevcuttu. Her örgütlü yapı kendi alanında önemli hak mücadeleleri vermekteydiler. Ve bu haklarını da söke söke alıyorlardı. DİSK’in 15-16 Haziran işçi direnişi bunun en somut örneğidir. İstanbul’un birçok noktasında başlayan işyeri grev ve direnişleri, Gebze ve İzmit’teki büyük sanayi kuruluşlarını da içine alan çok büyük bir işçi eylemine dönüşmüş oldu. Zaten akabinde de sıkıyönetim ilan edilerek, sendika yöneticileri tutuklanmış oldular. Ama bu tutuklama ve baskılar onların bu kararlı mücadelesini engelleyemedi. 70’li yıllar boyunca bu mücadele toplumsallaşarak büyüdü ve mevcut düzenin temellerini sarsmaya başlamıştı. İşte bu noktada, Türkiye’nin egemenleri tehlikenin büyüklüğünün farkına vararak çözümü askeri darbede aradılar.

12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle birlikte, Türkiye’nin her bakımdan en büyük kırılma noktası işte bu tarihten sonra oldu. Bu tarihten itibaren Türkiye’nin yönetimine gelen askeri ve sivil yönetimler, ülkenin yönetme biçimlerini Amerikan ve İngiliz politikaları doğrultusunda şekillendirip yönetmeyi esas almış oldular. Bu yönetme tarzı-biçimi, toplumsal ilişkileri ve örgütlülüğü hedef alırken, diğer taraftan ise toplumun kısmen var olan ekonomik dengelerini bozarak, toplumun öteden beri sahip olduğu yerleşik kültürel değerlerini yok sayan argümanlar geliştirdiler. Bu argümanların en başında geleni ise din faktörüydü.

“Yüzde 99’u Müslüman olan” Türkiye toplumunu [din] anaforunun içine çekerek, soyut ve geleceği olmayan Ortaçağ kültürel değerlerine göre şekillendirip yönetilmesi daha kolay hale geleceğini biliyorlardı. Böylesi bir toplumsal yapının oluşması, hem emperyalistlerin ve hem de yerli işbirlikçi yönetici sınıfın arzu edeceği bir toplumsal düzeni gerçekleştirmekti. İşte yarım asra yakın bir zamandır, Türkiye toplumunda geriye doğru değişim ve dönüşümü sağlayarak, yaratmış oldukları bu insan profiliyle seçtirdikleri bugünkü iktidarın, Türkiye’yi 23 yıldır azınlık bir zümre (oligarşi) eliyle yönetmeye devam ediyorlar.

Bu oligarşi yapının başını çekenlerin en tepesinde olan cumhurbaşkanı, öyle rahat ve güven içerisinde topluma yönelik yaptığı konuşmalarla, dini referanslar üzerinden verdiği mesajlarla, Ortaçağ toplumunu yaratma gayretlerine hız vermiş durumda. Topluma karşı yaptığı konuşmaların her birinin sonunda söylediği şu cümleler çok dikkat çekicidir. “CHP’nin faşizan ve kibirli zihniyetini hep beraber bir daha tanık olduk. Yeni bakanlarımızın yemin etmesine engel olmak için her türlü eşkıyalığı milletin kürsüsünü işgal etmek suretiyle, her türlü zorbalığı sergilediler. Engelleyemeyeceksiniz, durduramayacaksınız bu gidişi durdurmaya sizin ne eliniz ne gücünüz yetmeeez Özgür” dedikten sonra, grup toplantısında olan herkesin ayağa kalkarak ortalığı bir alkış tufanına boğmuş olmaları, geleceğe doğru gidişin işaretlerini veriyorlardı adeta.

Evet, bu duygu korkutucu bir duygu, seçimle geldim ama seçimle gitmeyebilirim duygusudur. Edilgen bir toplum olma durumundan kurtulmamız gerekiyor. Umarsızlığı üstümüzden atmalıyız, yoksa tek adam yönetiminde tehlikeli belirsizlikler artmaya devam edecektir.

muzaffer yallı / muzyalli@gmail.com