Türkiye toplumunun (çoğunluk) zihniyet yapısı tekçi, mezhepçi, dinci, ırkçı homojen bir yapısal döngü içerisinde kendisini var eden koşullarla birlikte, varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu zihniyet yapı formu, devletin en tepe yönetimindeki Türk-Sünni İslam ideolojisi ile topluma yukarıdan aşağıya giydirilmesi ve hatta dayatılması sonucu, devletle uyumlu bir toplumsal yapı yaratılmış oluyordu. Yüzyıldır bu anlayış, toplumsal farklılıkların ve kimliklerin kendilerini ifade etmeleri, hep yok sayıldı veya baskı altında tutuldu.

Türkiye [Türk] toplumunun zihniyet yapısı, yüzyıl boyunca hep bu format içinde tutulmuş, kendisini yöneten devlet egemenlerine karşı hep sessiz ve itaat eden, aynı zamanda bu toplumsal düzenin sürdürülmesinden yana bir tutum içerisinde olmuştur. Ülkemizde farklı toplumsal kesimler arasındaki sosyal ilişkilere baktığımızda, hep nicel çoğunluğa sahip olan ve kendini daha üstün bir ırk olarak tarif eden Türklük (Türk olma durumu, Türklere özgü nitelik) kavramı üzerinden, diğer toplum kesimleri üzerinde hep hegemonya kurmayı esas almıştır. Zaman zaman bu hegemonya üstünlüğünü kaybeder duruma düştüğü anlarda ise, askeri darbeleri veya güvenlik tedbirlerini devreye koyarak, mevcut durumu korumaya ve sürdürmeye devam etmiştir.

Baskı ve haksızlıklarla dolu bir toplumsal düzeni, hep istediğiniz koşul ve şartlarda yönetmeniz, her zaman mümkün olamayabiliyor. Toplum üzerinde ne kadar baskı ve şiddet politikaları uygulanırsa uygulanmış olsun, bu duruma karşı toplumun tepki ve refleksleri elinden alınması mümkün değildir. Bu tepki ve refleksler ne kadar sessiz ve sönük olsa da, bir gün beklenmedik bir şekilde büyüyerek örgütlü bir güç haline gelmiş olacaktır. Bu olgular, toplumların gelişiminde ve evrimleşmesinde hep yaşanmış diyalektik sıçramalar ve gelişmeler olmuştur. Dolaysıyla çoğunluğun taptığı veya biat ettiği nice tapınaklar, nice imparatorlar, nice liderler yok olup gitmişlerdir. Çağımız veya çağımızın toplumları bu nitelikteki olguları artık önemsemiyor veya bir değer olarak görmek istemiyor.

Çağımız dünyasını bu genel olumluma içinde değerlendirirken, bölgemizde ve hatta kendi ülkemizdeki iklimin şimdilik böyle olmadığını söyleyebiliriz. Toplum yapımızın kendine özgü gelenekleri, kuralları ve yönetme anlayışına baktığımızda, şunu söylemek mümkündür. Çağın gelişen koşullarına ayak uyduramamış toplumların, gökyüzünde Güneş, Ay ve yıldızlardan başka, soyut ve görülemeyen şey(in)lerin de var olabileceği beklentileri içinde olmuşlardır. [O] beklentinin yeryüzündeki temsilcilerinin olduğuna da inandırılarak, bir biat kültürü oluşturulmuş, dolaysıyla, asırlarca bu toplumların yönetilmesi çok daha kolay hale geldiğini biliyoruz.

Bu olgunun iki bileşeni olmuştur. Biri, en tepede yöneten ve aynı zamanda bütün imkânları sömürerek elde etmiş olan varlıklı ve aynı zamanda azınlıkta olan bir zümre! Diğeri ise, sayısal olarak ezici bir çoğunluk olmakla birlikte, yeryüzünün var olan nimetlerinden/imkânlarından mahrum bırakılarak, sadece belirlenen şartlar ve kurallar içinde yaşamaları istenen bir çoğunluk. Fakat bu çoğunluk, ağır ve sancılı da olsa kendini geliştirme, bilgi ve bilinçli toplum olma, var olan herkesle birlikte eşit haklara sahip olma ve aynı zamanda kendini en demokratik şekilde yönetebilme duygu ve düşüncelerinden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Bu çoğunluğun kavgası ve mücadelesi insanlık tarihi boyunca hiç durmadan devam etmiş ve zamanımıza kadar süregelmiştir.

İnsanların bu farklı perspektiflere sahip olmaları, toplumsal çeşitliliği ve zenginliği ortaya çıkarırken, aynı zamanda çatışmalara da yol açabiliyor. Perspektiflerin genişletilmesi, başkalarının bakış açılarına saygı göstermek ve insanlar arasındaki hoşgörüyü artırmakla mümkün olabilir. Bu perspektifler ışığında ülkemize baktığımızda, toplumumuzda bu çatışma ve gerginliklerin, bugünkü iktidar eliyle daha da arttırıldığını görmekteyiz. Bu çatışma ve gerginliği yaratan ve bu durumdan beslenerek iktidarını 23 yıldır haksız ve hukuksuzluklarla sürdürmeye çalışan bugünkü iktidarın süresi dolmuştur, artık gitmelidir. Üstelik bu iktidar, entrikalarla elde ettiği iktidar gücünü din, tarikat, cemaat gericiliği üzerinden var etmeye çalışarak; din ve dincilik üzerine yeni bir toplumsal yapıyı inşa etmeye çalışmaktadır.

Ülkemize dair bu karamsar tabloyla sözlerimi bitirmek istemiyorum. Yukarıda da ifade ettiğim gibi, insanlık tarihinde beklenmedik anlarda ani gelişmeler ve diyalektik sıçramalar her zaman olmuştur. Şimdi bu olumlu gelişmelerden birini bugünlerde ülkemizde yaşayarak görmekteyiz. Bu da, Kürt Siyasi Hareketin 40 yılı aşkındır sürdürdüğü silahlı mücadeleyi sonlandırarak, Türkiye toprakları üzerinde eşit yurttaşlar olarak yaşamak istediklerini Türkiye ve Dünya kamuoyuna deklere etmeleridir.

Bu konuda Türkiye Halklarının ve siyasi partilerinin olumlu yönde görüş belirtmeleri, ülkemizin ve toplumumuzun geleceğine dair büyük umutlar yaratmıştır. Umarız ki, herkes bu konuda samimi davranarak, Kürt Sorununun demokratik çözümü konusunda birleştirici rol oynar. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin, Demokratik Cumhuriyet’e ve demokrasiye dönüşmesinin yolunu açmış olacaktır. Türkiye, bu kör zihniyet döngüsünden ancak böyle çıkabilir.