Yazımın başlığını düşünürken Lenin’in “Ne Yapmalı” adlı kitabı aklıma geldi. Lenin 1902’de kaleme aldığı bu eserinde, o günkü Çarlık Rusya’sına karşı kurmayı düşündüğü Sovyetler Birliği’ne (SSCB) doğru giden süreçte; yoldaşlarıyla birlikte nasıl bir parti ve bir programla hedeflerine ulaşacaklarının yol ve yöntemini belirlediği bir eserdir.
Ülkemizde 1970’li yıllarda sosyalist çevrelerde çok satan ve okunan bir kitaptı.
Lenin bu eserini yazdığı yıldan 15 yıl gibi kısa bir zaman sonra Bolşeviklerin (RSDİP) önderliğinde Rusya’da çarlık rejimine son verip, 1917’de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurmuş oldular.
Böyle bir giriş belki bu yazıyla pekte bir ilişkisi olmamakla birlikte, yazının bütününde önemli bir hususa dikkat çekmek içindir.
Ülkemizde ilk örgütlü toplumsal olayların başlangıcını 1968 olaylarını esas alacak olursak; bugüne kadar geçen süre yarım asrı aşan uzun bir dönem olmuştur. Bu uzun zaman aralığında gelişen iki önemli toplumsal kalkışma, (1971-1980) mevcut siyasal düzeni hedeflemiş olsa da her defasında askeri darbelerle bu kalkışmalar etkisiz hale getirilmiş ve bastırılmıştı.
Son askeri darbe olan 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin üzerinden 44 yıl geçmiş olmasına rağmen, hala bu darbenin ayak izleri ve toplumsal muhalefet üzerinde uyguladığı baskıcı ve otoriter atmosfer (faşizm), yoğun ve sistematik olarak bugünkü iktidar eliyle sürdürülmeye çalışılıyor.
12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin ülkemizde ve toplumda yaratmış olduğu tahribat ve yozlaşmanın sonucunda, dinci ve gerici akımların ( cemaat ve tarikatlar) önünü açmış ve bu alanda örgütlenmesine ve aynı zamanda iktidar olmanın yolunu açmıştır.
Bu iktidar, senelerdir yaratılan bu olumsuz ve elverişsiz ortamlardan beslenirken; tam 22 yıldır ve son 6-7 yılını “Cumhurbaşkanı Yönetim Sistemi” (Tek adam yönetimi) adı altında toplumu ve ülkeyi yönetmeye devam etmektedir. Bu iktidarın; aynı zamanda hiçbir hak, hukuk ve anayasal kuralları tanımayarak, tamamen keyfi ve kuralsızlığın, hatta şiddet ve gerilim ortamının egemen olduğu bir Türkiye yaratmıştır.
Bu yozlaşmanın en önemli dayanaklarından biri olan eğitim ve öğretim sisteminin İslamcı kurallara göre planlanmış olmasıdır. Taşımalı eğitim sistemi uygulaması, bu iktidar için önemli bir fırsat olmuştur.
2002-2003 öğretim yılında toplam 32 bin 401 köy okulunda okuyan öğrenci sayısı 3 milyon 275 bin 458 iken, 2022 yılında okul sayısı 19 bin 708 azalırken, öğrenci sayısı ise 2 milyon 666 bin 321 kişi azalmıştır. İktidar 19 bin 708 köy okulunu kapatıp bu köylerden öğretmenleri uzaklaştırırken, doğan boşluğu tarikat ve cemaatlerle doldurmuştur. Daha hazin ve acı bir durum ise taşımalı öğrencilerin götürüldüğü yerlerde, bu öğrencilerin birçoğunun yine tarikat ve cemaat yurtlarına yerleştirilmiş olmasıdır.
Eğitim ve öğretim bir toplumun gelişmesinde veya yozlaşmasında önemli unsurdur. Onu nasıl kullanırsanız ona göre sonuç alırsınız. Şu an Türkiye’deki eğitim ve öğretim, toplumun geriye dönüşümünü sağlama amaçlı olarak kullanılmaktadır. Bunun içindir ki bu hükümet döneminde çocuk yaşta evliliklerin artması, çocuk tecavüzleri ve kadın cinayetlerin olağanüstü sayılarda artış göstermesiyle birlikte, bir ortaçağ kültürün topluma dayatıldığını görmekteyiz.
Bu değerlerle ve bu kültürel formasyonlarla yetişen ve biçimlenen bir toplum geleceğine umutla bakamaz. İyi yaşam koşullarını, yoksullaşmayı ve işsizliği umursamaz, doğasının talanına ve yağmalanmasına ilgisizdir, velhasıl yaşadığı bu dünya onun için kıymetsizdir. Çünkü ona başka bir dünya anlatılmıştır, esas hayatın orada olacağı vaat edilmiştir.
Yine AKP’nin 22 yıllık iktidarı döneminde, kamu sektörleri (devlet dairesi, belediye, bakanlık, ordu, polis, eğitim, sağlık vb) yeniden dizayn edilerek, tarikat ve cemaatlerin arpalığı haline getirildi. Kısmen demokrasiye biraz daha yakın olan “laik devlet” yapısı, bu değerlerinden uzaklaştırılarak, İslamcı/ Irkçı bir devlet oligarşisine dönüştürülmüş vaziyette.
Bu çağdışı ve Ortaçağ karanlığına doğru gidişi durdurmanın tek ve akılcı bir yolu vardır. O da ne yapmalı veya ne yapmalıyız sorusuna hep birlikte cevap aramaktır. Burada en büyük sorumluluk CHP’ye düşmektedir. CHP, “yapılan son anketlere göre biz birinci partiyiz” afra tafra söylemlerden vazgeçip, Türkiye’nin gerçek gündemiyle uğraşmalıdır. AKP’nin değirmenine su taşımaktan hemen vazgeçmelidir.
CHP, daha önce kendisinin de kabul ettiği gibi, Cumhuriyet tarihinde yapılan bazı olumsuzluklarla yüzleşerek, başta Demokratik Kürt Siyasi Hareketi olmak üzere, bütün demokrasi güçleriyle bir araya gelerek demokratik bir anayasanın hazırlanmasında güven ortamı sağlamalıdır. Yaratılacak bu güven ortamıyla birlikte, Türkiye’nin bu şiddet sarmalından ve soygun düzeninden nasıl çıkacağına dair bir program ve planlama birlikte yapılarak, Türkiye ve Dünya kamuoyuna bir protokolle açıklanmalı ve hemen erken seçime gitmelidir. Bu programa mutlaka bir siyasi af dahil edilmelidir.
Türkiye Halkının %70’i bu iktidarın ülkemize daha fazla zarar vermeden, demokratik yollarla çekip gitmesine büyük destek vereceğini başta CHP olmak üzere, diğer demokratik kamuoyu bilmelidir. Yeter ki bütün muhalefet güçleri demokratik bir anayasa ve bir program etrafında birlikte olabilsinler. O zaman Türkiye’de “yarım kalan ve tamamlanamayan demokratik devrim” böylece tamamlanmış olacaktır.
Bu akılcı yol benimsenmediği takdirde; Türkiye bu iktidar eliyle Ortadoğu’da hüküm süren Arap Gericiliği ve kargaşa ortamına çekilmiş olacaktır!


