Kimileri için bu başlık bir şeyler ifade etmeyebilir. Kısa sözcüklerden oluşan bu cümle çokça şeyler ifade edebileceğini, birazcık olsun düşündüğümüzde anlaşılması zor olmayacaktır. Bu ifade, eğitimli ve bilinçli toplumlarda kendine çokça tartışma alanı yaratmıştır. Demokrat olmak veya olmamak gibi olumlu ve olumsuz görüşler etrafında uzun yıllar hep tartışır olmuştur. Ta ki, son iki yüzyılda dünyamızın tamamında olmasa da çoğunlukta olarak bu sözcükler tartışılmış; insanlığın sosyalleşmesi, dayanışması ve kısmen de olsa paylaşım kültürünün ortaya çıkmasının önünü açmıştır. Bu cümlenin anlam ve derinliğini kavramış ve aynı zamanda kendi toplumsal gelişiminin, öncelikle demokratik toplum olmaktan geçtiğini gören toplumlar, daha ileri düzeyde bir toplum biçiminin oluşmasının da eşitlikçi demokrasi olduğunu yaşayarak görmüş oldular.
Demokrat olmayı şöyle ifade edebiliriz. İnsan haklarına saygı duyan, bireysel ve toplumsal farklılıklara değer veren, hoşgörülü, tartışmaktan keyif alan, duygu ve düşüncelerini dürüst bir şekilde ortaya koyabilen, sorgulayan, değişime açık ve yenilikçi olan, kendisine ve insanlığa güvenen, bağımsızlığına değer veren, özgür ve kendi kararlarını alan bireylere demokrat veya topluluklara demokratik toplum demek mümkündür. İçinde yaşadığımız çağın son yüzyılına baktığımızda, ülkemiz de dâhil olmak üzere; bütün dünya toplumlarında birbirinden farklı ekonomik, siyasi, din ve inanç kategorileri üzerinden değişik toplumsal biçimler alarak yani ulus devletler veya demokratik devletler şeklinde, toplumsal hayatta varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar.
Bu geniş tanımlamalardan sonra kendi ülkemizin yapısal ve yönetimsel anlayışına baktığımızda, pek te demokratik bir olgunlukta olduğumuzu söylemek mümkün değildir. Yüzyılı aşan bir zamandır bu topraklarda yaşayan farklı etnik kimlikte ve inançtaki insan topluluklarının demokratik olmayan yöntemlerle yönetilmiş olması; günümüzde artık bu farklı kimlikteki toplumların yönetilmesini oldukça zora sokmuştur. Hele hele günümüzde din/dincilik aidiyeti üzerinden toplumun yönetilmiş olma çabaları, öteden beridir bir türlü demokratikleşememenin sancıları olsa gerek. Kısacası demokratik toplum olmayı gerçekleştiremeyen toplumlar; yani feodalizmi tasfiye edemeyip birlikte toplum yönetiminde iktidar ortaklaşmasını esas alan bir cumhuriyet, sonuçta demokratik cumhuriyet olma yolunu tıkamış oluyordu.
Bu günün en önemli sorunu mevcut rejimin demokratikleştirilmesidir. Farklı toplumsal kesimlerin önemli bir çoğunluğu, bu talep ve isteklerini uzun yıllardan beridir sürekli gündeme getirmektedirler. Ancak toplumumuzun aşırı milliyetçileri ile muhafazakâr kesimleri hala bu demokratik taleplerin karşısında bariyer oluşturmaktadırlar. Bu istek ve talepleri yeniden hatırlamakta fayda vardır. Bu istek ve talepler demokratikleşmenin esasını ve altyapısını oluşturmaktadır. Farklı etnik kimlik ve inançtaki toplumsal kesimlerin, kendi özgün değer ve kültürleriyle birlikte, eşit haklar ve özgürlüklere sahip olmaları ve bu hakları arzu ettikleri ortamlarda sürdürmeleri, vazgeçilemez temel insan haklarının en başında gelmektedir. Yani farklı etnik kimliklerin, farklı kültürel değerlere sahip ve değişik coğrafi bölgelerde yaşayan toplumların, kendi değer yargılarına uygun yerel yönetim organlarını belirlemeleri ve bu organlar aracılığıyla yönetilmek istemeleri; merkezi yönetimle karşılıklı uyum içinde kalarak, en demokratik haklarını kullanmaları demektir.
Nitekim 6-7 Aralık 2025 günlerinde İstanbul da yapılan “Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı” tam da özlediğimiz ve dile getirmeye çalıştığımız, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusunun, uluslararası alanda benzer olayları ve deneyimleri yaşamış ülkelerin aydınlarıyla bu sorunları tartışmış olmaları çok önemliydi. Kürt sorununun da bu perspektifler ışığında tartışılması ve demokratik çözüme doğru gidilmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engelin kaldırması demektir.
Burada Türkiye’nin aydınlarına ve sosyalistlerine büyük sorumluluklar ve görevlerin düştüğünü belirtmemiz gerekiyor. Kürt sorununun demokratik çözümünde bu güçler gerekli destek ve dayanışmalarını vermezlerse eğer; Türkiye’nin bu en önemli sorunun çözümü eksik kalır veya yeniden istenmeyen sorunların doğmasına yol açmış olacak.
Türkiye’nin demokratikleşmesi ancak Kürt sorununun demokratik çözümünden geçer. Bu durumun gerçekleşmesi halinde, o zaman 40 yıldır konuşulmayan ve gündemde olmayan sosyalizm tartışmaları, yeniden Türkiye toplumunun gündemine gelmiş olacaktır.
Türkiye’nin aydınları ve sosyalistleri bugüne kadar sürdüre geldikleri edilgen konumlarını bırakarak, Türkiye’nin bugünkü demokratikleşme çabalarının yanında yer almaları gerekiyor. Yoksa gelecekte yazılacak tarih kitaplarında, bu döneme ait tarih sayfalarında iyi şeylerin yazılmayacağını bilmeleri gerekiyor.
Muzaffer yallı / muzyalli@gmail.com


