Memlekette hal mi bırakıldı diye düşünenlerin çoğunlukta olduğunu biliyorum. Ama ne yapacağımız konusunda bir fikrimiz yok. Veya varsa da bölük pörçük bir haldeyiz, bir bütünlük içinde değiliz. Bu durumda olmamız, memleketin hallerinden anlamayanların veya bunu fırsat bilip, çıkar sağlamak isteyen fırsatçılara imkân ortamı sağlamış oluyoruz. Halkın bu masum ve mağdur halini istismar ederek fırsata çevirmek isteyen bugünkü iktidar sahipleri, alavere-dalavere yoluyla iktidarda kalabilmenin yollarını her zaman olduğu gibi bugün de vazgeçmeyeceklerdir.

Çünkü bu iktidarın geçmiş seçimlerde hile ve entrikalarla iktidarını koruduğunu hepimiz biliyoruz. Muhalefetin, özellikle CHP’nin o zamanki yöneticilerinin beceriksizliği mi veya gizli desteği mi desek bilemiyorum; son üç seçimin sonucunu altın tepsi içinde Tayyip Erdoğan’a sunmuş oldukları hepimizim malumudur. Kılıçdaroğlu’ndan söz etmişken bir hususu belirtmekte yarar var. Yanılmıyorsam, Kılıçdaroğlu 13 yıl CHP’nin başkanlığını yaptı ve bu süre içinde yapılan genel seçimlerin hepsini kaybetti. Başbakan Erdoğan’ın AKP’si çok rahat bir şekilde her genel seçimi şu veya bu şekilde kazanıyordu. CHP seçmenin her genel seçimi kaybetmesine duyduğu tepki, Kılıçdaroğlu ve ekibini pek te rahatsız etmiyordu. Hiçbir şey olmamış gibi partiyi yönetme ısrarını sürdürebiliyordu. O zamanın CHP’sinde ki bu anlayış, bugünkü iktidarın ömrünü uzattığı gibi yine bu iktidarın fütursuzca Türkiye’yi yönetmesine de sessiz kalabiliyorlardı.

Ve yine Tayyip Erdoğan iktidarının bugünkü CHP’yi etkisiz hale getirip, genel seçimlere böyle bir ortamda gitmek istediğini birçok çevre bu konuyu dillendirmiyor değil. Hatta CHP’nin başına yeniden Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirme planlarında olduğu konuşuluyor. Eğer iktidar bu planını hayata geçirmeye çalışırsa, Türkiye’nin her bakımdan siyasal kargaşanın içine sürükleneceğini bilmiş olmaları gerekiyor. Böyle bir ortamın oluşması, Tayyip Erdoğan iktidarı için bir kazanca dönüşeceğini düşünmek pek olası görülmüyor. Zira Türkiye toplumunun, AKP iktidarının 24 yıldır ülkeyi her bakımdan ne hale getirdiklerini, her somut olayda yaşanmışlıklarıyla görmüş oldular. Dolayısıyla böyle bir planın uygulanma zemini yok ve toplumda karşılığı olmayacaktır. Buna rağmen bu plan uygulanmaya konulursa eğer, toplumda büyük tepkilere yol açabileceğini belirtmiş olalım.

CHP’nin bugünkü yönetimi ise memleketin bugünkü hallerinden çok uzaklaşmış durumdadır. Varsa, yoksa İmamoğlu’nun serbest bırakılmasına kilitlenmiş vaziyette! Oysa memleketimizde ve özellikle son günlerde bölgemizde gelişen olaylara karşı duyarsız bir tutum takınmakta ve bu durum, toplumun gelişen tehlikelere karşı duyarlı olmasını engellemektedir. Ülkenin geleceği, Ortadoğu da gelişen olaylardan ayrı tutulamaz. Hükümetin bu konulardaki sessiz tutumu, toplumun önemli bir kesiminde kuşku ve soru işaretlerine neden olmaktadır. Bu kuşkuları gidermede ve toplumun geleceğe güvenle bakmalarını sağlamak muhalefetin görevi olmalıdır.

Önemli görülmesi gereken konulardan biride muhalefetin erken seçim talebidir. Bu yerinde ve doğru bir talep olmakla birlikte, bu talebini halkın istekleriyle birlikte, ülkenin sorunlarını da içeren bir demokrasi programını, demokrasi güçleriyle ortaklaşarak hazırlamalı ve topluma sunmalıdır. O zaman iktidarın seçime gidip gitmemesinden ziyade, toplumun bu demokrasi programı etrafında örgütlülüğünü ve inandırıcılığını sağlayarak bir seçim stratejisiyle gitmelidir. Artık önümüzde yapılabilecek seçimlerin iktidarın üstünlüğünde değil, muhalefetin öngördüğü koşul ve ortamda yapılması esas alınmalıdır. Dolayısıyla iktidar seçimlere gider mi, gitmez mi, seçimleri kaybederse iktidarı bırakır mı soruları halkın gündeminden düşmüş olacaktır.

Bölgemizde, özellikle sınır komşumuz olan İran’a yönelik uluslararası çapta bir hegemonya savaşı sürmektedir. ABD ve İsrail’in, Ortadoğu’ya yönelik yeniden paylaşım heveslerinin ilk hedefi İran olarak seçilmiş durumda. Günlerdir havadan, ekonomik ve siyasi kurumları bombalanarak bu ülke etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Tabi İran sınır komşumuz olması münasebetiyle, Türkiye her an bir savaş kriziyle karşı karşıya demektir. Bu konuda Türkiye hükümetinin göstereceği tutum ve tavır elbette çok önemli olacaktır.

Bölgede meydana gelen savaştan dolayı, iktidar çevrelerin “iç cepheyi güçlendirelim” sözü, kimsenin ciddiye alacağı bir söz değildir. Çünkü sen iç cepheyi yıllardır dağıtmışsın, yok saymışsın her birini! Kiminin etnik kimliğini, kiminin inancını ve kiminin de düşüncesini tanımayarak; bir üst kimlik olan Türk-İslam kimliği altında eritmeye çalışmışsın. Şimdi de, bölgede oluşan savaş tehlikelerine karşı iç cepheyi güçlendirelim diye çağrıda bulunuyorsun. Bu çağrının toplumda hayat bulması için bölgedeki gelişmelerin de dikkate alınarak, Türkiye toplumunda var olan huzursuzlukların ve kaygıların giderilmesi gerekir. Bu sorunların en başında Kürt sorununun çözümü gelmektedir. Bu sorunun çözümü aynı zamanda diğer sorunlarında çözümünü kolaylaştıracaktır. Uzun yıllardır var olan bu sorunların her biri, kendi alanlarında verdikleri mücadelelerle kendi varlıklarını, devletin her türlü baskısına rağmen koruyup geliştirmişlerdir. Artık bu sorunların çözümü Türkiye’de acil bir hal almıştır.

Çözüm; bugün dünden daha kolay hale gelmiştir. Bölgede devam eden savaşın Türkiye’ye olacak etkilerini, iktidarın “iç cepheyi güçlendirelim” konusundaki samimiyetin göstergesi olacaktır. Yine iktidarın, halen sürdürmeye çalıştığı barış ve toplum sürecini daha fazla oyalamadan taraflarıyla birlikte ele alıp, demokratik toplum ve demokratik bir Türkiye’yi inşa sürecini sonuçlandırmalıdır. O zaman devlet ve toplum yapısındaki demokratik dönüşüm, bu topraklarda yaşayan farklı kimlik, inanç ve kültürlerdeki halkların bir arada birlikte kardeşçe yaşama imkânı doğmuş olacaktır.

Türkiye’nin yüzyıldır süren bu sorunların çözümünü artık bu AKP iktidarından bekleyemeyiz. CHP ve diğer Demokrasi güçleri, birlikte bir demokrasi cephesi etrafında bir araya gelmeleri pekâlâ mümkündür. Bu durum belki bazı çevrelerce pek mantıklı görülmeye bilir. Ama ülkemizin ve bölgenin bugün içinde bulunduğu konjonktür bunu zorunlu kılıyor. Bu sorumluluğu yerine getiremediğimiz takdirde, bu işi emperyalist güçlere bırakmış olacağız demektir ki. Bu da ülkemiz için belirsizliklerle dolu bir kaos ortamı demektir.

Memleketin hallerine baktığımızda son derece karamsar bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Ama memleketin diğer bir yanında da bir aydınlanma var. Günlerdir Anadolu’nun birçok kentinde halkların direniş simgesi olan Newroz kutlamaları var. Bu Newroz kutlamalarına katılan halkların renkliliği ve çeşitliliği, Türkiye halklarının özgürlüğe ve barışa olan umudunu büyütüyor. 21 Mart’ta yapılacak olan Diyarbakır ve İstanbul Newroz kutlamalarına katılımın çok yüksek olması bekleniliyor. Türkiye Halklarının Newroz alanlarında yaratacağı bu büyük coşku, bugünün Dehaklarını zora sokacağını ve halkların birlikte mücadele etme gücünü de artıracağı bir Newroz olması umuduyla, NEWROZ PİROZ BE…

Muzaffer Yallı / muzyalli@gmail.com