Bundan 45 yıl önce 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni bir grup arkadaşımla birlikte Sultanahmet Cezaevinde karşılamıştık. O güne kadar Sultanahmet Cezaevi bizler için sanki bir otel hizmeti veriyordu. (Nitekim çok sonraları gerçekten bina otele dönüştürüldü) Cezaevi, aile ve yakınlarımızın ziyaretlerine açıktı. Her türlü yayın, kitap, yiyecek ve giyecek cezaevine rahatlıkla girebiliyordu. Zaten bazı arkadaşlarımız bize “sizler burada turistler gibi yaşıyorsunuz” diyerek takılıyorlardı.

Bu keyfimiz 12 Eylül Askeri Darbesi’nden birkaç gün sonra bozuldu. Sultanahmet Cezaevi’nin geniş bir avlusu vardı. Bu avlunun orta yerinde yaşlı bir çınar ağacı, tek kocaman dalıyla hala ayakta kalmaya devam ediyordu. Biliyorsunuz bu çınar ağacı Nazım Hikmet’in şiirlerine konu olmuştu. Bir gün sabah uyandığımızda çınar ağacının budandığını gördük. Ağacın büyük dalı biraz öne eğik olduğu için, budanmış hali tam bir idam sehpası duygusu uyandırdı hepimizde. Sonuçta hepimizi koğuşlarımıza kapatarak kapıları üstümüze kilitlediler. Üçerli-beşerli guruplar halinde bizleri avluya çıkararak, erlerin ellerine verdikleri taraş makinalarıyla bizlerin saçlarını kesmeye başladılar. Bazı erler düzgün kesmeye çalışırken, bazıları ise kafa ve yüz yapımızı bozacak şekilde saçlarımızı kesiyorlardı. Bizler bu durumdan dolayı gelecekte başımıza geleceklerden kaygılanırken, hem de hepimizin düşürüldüğü bu halimize gülüp geçiyorduk.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin generalleri, (askeri cunta) çok sert ve şiddetli şekilde halkın örgütlü yapılarına yönelik saldırı ve planlarını hiçbir hukuki formasyon tanımadan yürürlüğe koydular. Parlamentonun askıya alındığı, siyasi partilerin, sendikaların, derneklerin kapatıldığı, 100 binlerce kişinin gözaltına alınarak ağır işkencelerden sonra tutuklanarak yargılandığı, birçok gazetenin ve yayın organının kapısına kilit vurulduğu, dolaysıyla baskıcı ve otoriter bir rejimi (faşizmi) hayata geçirmeye çalışıyorlardı. Emniyet müdürlüklerini ve askeri kışlaları hatta bazı cezaevlerini ( Mamak, Diyarbakır, Metris) birer işkence merkezlerine dönüştürerek, buralarda devrimci ve yurtseverlerin üzerinde korkunç işkence yöntem ve deneylerini uygulamış oldular. Bu işkencelerin sonucunda kimileri felç oldu, kimileri işkence hanelerde katledildi veya yıllar sonra kimilerinin ölü bedenleri kimsesizler mezarlığında bulunmuş oldu.

Yani 12 Eylül Rejimi toplumsal muhalefetin örgütlü yapılarını hedef alarak, bu örgütleri önemli ölçüde etkisiz hale getirerek, halkın desteğinden ve güveninden koparmış oldular. Bu siyasi yapıların bazılarının günümüzde hala varlıklarını sürdürmüş olsalar bile, toplumsal muhalefeti etkileyecek veya yönlendirecek pozisyondan çok uzakta olduklarını biliyoruz.

“Ne tekim” diye her konuşmasında söze başlayan askeri cuntanın başı General Kenan Evren’in dediği gibi “maksat hasıl olmuştur.” ABD ve batılı kapitalist devletlerin desteklerini arkalarına alan Türkiye’nin egemen ve militarist güçleri, devrimci muhalefet güçlerini etkisiz hale getirerek, ülkeyi daha rahat yönetebilecek bir ortamı ve bu ortama uygun 12 Eylül Darbe Anayasasını hazırlayarak, 1982 yılında yürürlüğe koydular. Bu anayasa, ilerici fikir ve düşüncelere kapalı, alternatif ve ilerici sendika ve siyasi partilerin kurulmasını yasaklayan, bağımsız ekonomik politikayı ve kalkınmayı reddeden ve aynı zamanda Türkiye’nin yönetiminde Emperyalizmin işbirlikçiliğini esas alan bu anayasayı referanduma sunarak; baskı yoluyla topluma kabul ettirdiler. Yine bu anayasanın esas görevlerinden biri de, topluma yozlaşmayı ve dinci gericiliği dayatıyordu. General Kenan Evren’in yaptığı yurt gezilerinde ve mitinglerde Kuran’dan ayetler okuyarak toplumu etkilemeye çalışıyordu. Evren cuntasından sonra gelen iktidarlarda maalesef bu emperyalist kültür politikalarını sürdürmeye devam ettiler. Ve nihayet dinci gericiliğe alan açılan böyle bir ortamda, Erdoğan-AKP hükümeti karşımıza çıkarılarak Türkiye toplumuna armağan edilmiş oldu.

AKP hükümeti, serbest piyasa ekonomisi (Neo-liberalizm) adı altında Türkiye ekonomisini yabancı tekellerin yönetimine bırakırken; iç siyasal politik yapılaşmayı İslam ülkelerindeki yönetme biçimine, yani İslamcı şeriata yönelme gayretlerine düştü! Ve bu politikalarında önemli ölçüde başarılı oldu sayılır. Ülkemiz şu durumda tamamen Emperyalist tekellerin ve yerli işbirlikçilerin yağmasına sunulmuş vaziyette. Ülkemizin bütün zenginlik kaynakları bir avuç hayduttun sömürüsüne bırakılırken; bu duruma karşı gelen yurttaşların karşısına güvenlik güçlerin engelini koyarak bastırmaya çalışıyor, ya da tutuklayarak cezaevlerine kapatıyorlar.

Bugün yine alışık olduğumuz gibi, maden arama faaliyetleri gerekçesiyle, Milas’ın Akbelen ormanına Limak Holding ve IC Holding’in iş makinaları, güvenlik güçlerin korumasında saldırıya geçerek, köylülerin özel mülkiyetinde ve korumasında olan zeytinlik alanlar ve ormanlar yerlerinden sökülerek yağmaya açılmış durumda!

İşte 12 Eylül’ün en önemli sonuçlardan biri olan AKP-Erdoğan iktidarını, 23 yıldır Türkiye’nin yönetiminde tutarak, Türkiye’nin ekonomik ve siyasal bağımsızlığını Emperyalist tekellerin yönetimine bırakılmış olmasıdır. Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca, bu iktidar döneminde olduğu kadar yoğun sömürü altında olmamış ve yine bu kadar görgüsüz ve lümpen bir burjuva sınıfı tarafından yönetilmemişti.

Buradan tek çıkış yolu vardır, o da bütün muhalif güçlerin bir araya gelerek demokratik bir cephede buluşmalarından geçer.

Muzaffer Yallı / muzyalli@gmail.com